İstidatların Açılışı

Bizim çocukluk Erzurum’da geçti. Erzurum’da kabak yaprakları küçük. Gençlik yıllarımda, birkaç arkadaşımla Rize’ye gitmiştik. Erzurum’dan ilk gidişimizdi. Rize’yi çok yeşil gördük. Bahçelerin içerisinden geçerken, kabak yaprakları çok dikkatimi çekmişti. Kabak yaprakları Erzurum’dakilerin iki üç katı genişlikte idiler. O gün, ömrümde ilk defa bu kadar büyük kabak yapraklan görmüştüm. Yolda yürürken, dönüp dönüp onlara bakıyordum. Hayretimi gizleyemiyordum. O hayret içinde, zihnime şöyle bir fikir geldi: Erzurum’daki kabak tohumları ile Rize’dekiler aynı. Tohumlar arasında pek fark yok! Peki, ama Rize’de açılan yapraklar niçin daha büyük?

Sonra anladım ki, iş sadece tohum ile bitmiyor. Tohumun yanında toprağın humuslu, iklimin de mutedil olması lazım. Toprak ne kadar humuslu, iklim de ne kadar mutedil ise, o nispette tohum açılıyor, serpiliyor. Bu bir sünnetullah kanunu. Bu kanun, fıtratların açılımında da geçerli. Hakikat, tohum … istidadlar da toprak … iklim de; çevre ve muhit farklılığı.

Bu ölçüler ışığında Asr-ı Saadet’e baktığımızda, istidad farkının kulluk boyutunda pergeli nasıl açtığını görebiliriz. Kur’ an, aynı  Kur’ an ..Rasulullah, aynı Rasulullah .. Ders, aynı ders … Ama Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer çok farklı. Bu fark, istidad farkıdır.

Evet, sadece tohumun varlığı yetmiyor, onu içine alıp muhabbetle kucaklayacak, himaye ve hıfzedecek humuslu toprak lazım .. Ve bu açılıma kuvvet verecek bir iklim gerekli. Bu şartlar birbirine kuvvet verirse, istidatlar serpilir. Matlub keyfiyet ortaya çıkar. Ama şu var ki, toprak, bakım ister. Teyakkuz ve dikkat ister. Onu sürekli ayrık otlarından temizleyeceksin, çapalayacaksın, suyunu verip, gübresini atacaksın, gerekli karantinasm1 yapacaksın, ta ki tohumların açılımına kuvvet verebilsin.

Evet, istidadları humuslu hale getiren, açan ve inbisata hazırlayan en büyük sebeplerin başında takva gelmektedir. İttika ile istidatlar inkişaf eder; maneviyat coğrafyası takva ile bağ ve bahçelere inkılâp eder.

Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz insan hüsrandadır. …

Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak, iman edip., salih amel işleylenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” Asr Suresi, 1-3

Âyet-i kerimede sadece amel denilmeyip, salih amel buyrulması dikkate şayandır.

Kaidesine uygun olmayan bir işçilik salih değildir; ortaya konulan eserin çürüme, bozulma, yıkılma ihtimali çok yüksektir.

Gelişi güzel okunan bir eserden edinilecek fayda az olur. Okumanın salih olması, dikkatle, ciddiyetle mütenasiptir. İnsan, başka şeyler düşünerek sayfalarca yazı okuyabilir, ama bilgi yönünde bir adım dahi atmış sayılmaz; çünkü amel-i salih değildir.

Misâlleri çoğaltabiliriz.

Dünya işlerinde böyle olduğu gibi, ibadetlerde de amelin salih olması büyük önem taşır. Amelin salih olmasının en önemli şartı, ihlastır, yani o işten, o ibadetten, o hayırdan sadece Allah rızasının beklenmesi, başka bir gaye gözetilmemesidir.

Abdülmecid Ünlükul’un (Nursî) Ağabeyi Bediüzzaman Said Nursi İçin Yazdığı Şiir

Büyük bir âlim olan Abdülmecid Nursî (Ünlükul) kardeşi ve Üstadı olan Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin vefatı üzerine şu şiiri yazmıştı:

 

 

EYYÛHEL ÜSTAD !

Kutlu olsun, mutlu olsun sana şu âlî makâm.
Bu makâm oldu sana elbette berden ve selâm.

Öksüz kalan nurcuların, ağlar-öter her subh u şâm.
Okur sana yetimlerin, binler dua, binler selâm.

Her zaman yâd-ı cemîlindir, bezm-i vird-i zeban,
Kalb senindir, dil senindir, dildesin sen her zaman.

Urfa’nın topraklarında değildir sâlâr-ı yemin.
Pek sıcak nurcuların kalbindedir serdâr-ı yemin.

Sana olsun binler selâmlar… Bizim ey rehberimiz!
Bizleri unutma ey âlicenab Önderimiz.

Noktasız kaldı gözü, tersine döndü feleği,
Ankara radyosu yaydı, en kara bir haberi.
Kalbi deldi, ruhu ezdi, yaktı yıktı her yeri…

Ey mezarcı! O makamda bize de kaz bir
mezar.
Olalım nazik Said’in komşusu leyl ü nehar.

Ey mezarcı! Göm bizi de şu Said’in kabrine.
Firkatin dayanamaz, nurcu olanlar kahrine.

Katılsın zerrâtımız, âlem-i berzahda kezâ.
Sarılsın birbiriyle ruhlar ilâ yevm-il-cezâ.
Dâr-ı dünyada Said’i bizden ettinse cüdâ,
Dâr-ı âhirde beraberce haşret ey Hüdâ!

Dünkü hâl oldu hayal, geçti visâl, geldi zevâl,
Bizleri Üstadımızla haşret, Yâ Zülcelâl!
Konya, Nisan 1960

Bediüzzamana Göre Hangi Yöntem Olursa Günümüzde Adalet Sağlanır? PROF. DR. NEVZAT TARHAN

Risale-i Nur’un Metot ve Gayesi / Prof. Dr. Şener DİLEK

RİSALE-İ NUR’UN METOD VE GAYESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

Risale-i Nur’un Meslek ve Meşrebi

Bir fikir hareketi ya da bir düşünce sistemi incelenirken, evvelâ incelemeye esas olabilecek bazı temel kriterler ortaya koymak ve bu kriterler çerçevesinde sistemi birtakım ciddi süzgeçlerden geçirmek ve mihenge vurmak gerekir. Çünkü tahkik mesleği bunu emreder, hakikat bunu ister. Böylece o aksiyon, o düşünce sisteminin gerçek değeri, mahiyeti ve önem derecesi ortaya konulmuş olur. Risale-i Nur Külliyatının müellifi Bediüzzaman Said Nursî Münazarat isimli eserinde,


“Hiçbir müfsit ben müfsidim demez.
 Dâimâ sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez, ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsat ediyorum. Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduâyı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”

demektedir.1

Biz de bu gerçekler ışığında “mihenk taşı” niteliğinde bazı sualler belirledik. Kanaatimizce, fikir hareketleri, düşünce sistemleri aşağıda sıralayacağımız sualler ile ciddi bir biçimde test edilmelidir. Böylece, sistemin temel çizgisi, kökeni, derinliği, mizaç, hedef ve mahiyeti–belli ölçüler içerisinde–anlaşılmış olur.

Sistemlerin test edilmesinde belirlediğimiz sualleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Test edilecek fikir hareketi ve düşünce sistemi fıtrat kanunlarına uygun mudur?

2. Menbaı (kaynağı), me’hazi, kökeni nedir? Arzî midir, semâvî midir? Nerelerden ve kimlerden beslenir, güç alır?

3. İnsanın iç iklimine yaptığı etki nedir? Bu etki, sathî (yüzeysel) ve şeklî midir, yoksa hayattar, dinamik ve derûnî midir?

4. İçtimaî bünyenin tesis ve tekmiline kuvvet verebilecek “temel değerleri” nelerdir? Sosyal yapı ve beşerî ilişkiler açısından belirlediği “esaslar,” “hedefler” var mıdır? İçtimaî hayatta istikamet, müsbet hareket, sükûn ve huzuru mu esas alır, yoksa gayesi kin, kan ve intikam mıdır?

5. Eğitici, öğretici, ufuk açıcı ve yol gösterici midir; yoksa, slogan üretici, uyutucu, avutucu, his ve hevayı tahrik edici midir?

6. Tek yönlü, tek hayatlı, sırf dünya boyutlu mudur? Yoksa, madde ile mânâyı mezceden, dünya ile ukbayı ahireti birlikte kucaklayabilen bir mizaçta mıdır?

7. Dahili ve haricî, menfî ve yıkıcı cereyanların etkisinde midir? Onların yörüngesine girip, onlara âlet ve tâbi olabilir mi?

Tebliğimizin ilk bölümünde bu suallerle ilgili bazı değerlendirmeler yapılacak ve Risale-i Nur’un meslek ve meşrebi yukarıda sıraladığımız sualler çerçevesinde özet bir biçimde açıklanacaktır. Tebliğimizin ikinci ve üçüncü bölümlerinde “Risale-i Nur’un metod ve gayesi.” genel hatlarıyla ve sistematik bir yaklaşımla, suallere cevap olabilecek bir nitelikte beyan edilecektir.

***

Birinci Sual:

Risale-i Nur fıtrat kanunlarına uygun mudur?

Bu suale cevap vermeden önce fıtrat kanunları hakkında kısaca açıklamalarda bulunalım:

Fıtraf kanunları: Cenab-ı Allah’ın, “âdetullah,” “sünnetullah” diye tabir ettiğimiz kâinatta vaz ettiği ve âlemde câri olan kanunları ile insanın mahiyetine dercettiği kanunlarının hey’et-i mecmuasıdır. Bu kanunların bir kısmi, kâinatta cârı olan kanunlardır ki, bu kanunları bugünkü tatbîkî ilimler keşfetmektedirler. Meselâ, yerçekimi kanunu, suyun kaldırma kanunu gibi… Diğer kısmı, insanın hilkatine dercedilmiş kanunlardır. İnsan fıtratına nakşedilmiş kanunlardan bazılarını önemine binaen zikredelim:

 * “Beşer dinsiz yaşayamaz.”

 * “İnsan fıtratında mülkiyet esastır.”

 * “İnsan acz ve zaaf üzere yaratılmıştır. Şefkate muhtaçtır.”

 * “İnsan ihsanın kölesidir.”

 * “İnsan tahakküm ve terörden hoşlanmaz.”

 * “İnsan sadece maddî ve süflî bir varlık değildir. Midesi rızka muhtaç olduğu gibi, kalb ve ruhu da mânevî rızıklara muhtaçtır.”

 * “İnsan ebed için halk olunmuştur. İnsan fıtratı ebediyeti arar, bekayı ister.”

 * “İnsan sevdiğini anar, sevdiğini zikreder.”

 * İltica, istiğfar, istimdat, dua ve talep fıtratın vazgeçilmez lâzımlarındandır.”

 * “Fıtrat; insaniyete lâyık itibar ister.”

Kâinata vaz edilmiş, fıtrata nakşedilmiş bu kanunlar kâinattan koparılıp atılamaz, fıtrattan sökülüp çıkarılamaz. İnsaniyet bu kanunlar arasındaki ilişkiyi kavradığı, dengeyi tesis ettiği zaman kemalini bulur. Ancak, fıtrata nakşedilen bu esasları keşfetmek, kanunlar arasındaki dakik dengeyi kavramak, fıtrattaki bu muvazeneyi tefsir etmek ve hayatın bütün tabakalarına, beşerin bütün ilişkilerine hikmet ve adaletle tam yansıtabilmek beşerin takatının fevkindedir. Bu sebeple beşer, bu esasları ders verecek, bu hakikatleri talim ettirecek bir muallime, bir mürebbiye, bir müfessire muhtaçtır. Bu muallim ve müfessir ise Kur’ân-ı Kerimdir, Furkan-ı Hakimdir. Bu hakikat Risale-i Nurda şöyle dile getirilir:

“Evet, Kur’ân-ı Hakim, şu Kur’ân-ı azîm-i kâinatın en âli bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sahifelerinde ve zamanın yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir.”2

Bediüzzaman’a göre, şu muhteşem; muazzam ve mükemmel olan kâinat bir kitab-ı ekberdir. Kur’ân-ı Hakim ise,

“Kâinat kitabınin kıraatıdır ve nizâmâtının tilâvetidir ve Nakkaş-ı Ezelisinin şuûnâtını okuyor ve fiillerini yazıyor.”3

 Bediüzzaman’daki bu tespitler bizi şu neticeye ulaştırmaktadır: Fıtrat kanunlarını anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerimi mütalâa etmek şarttır.

Risale-i Nur Külliyatını okuduğumuz zaman şu realite ile yüz yüze geliriz: Risale-i Nur’un yüklendiği görev, kâinatta ve insan fıtratında câri olan fıtrat kanunlarını açıklamaktır. Risale-i Nur, Kur’ân-ı Kerim’in hakiki ve mânevî bir tefsiri olduğu için onun maksadı; kâinat kitabını okumak, fıtratın gayesini, hilkatin neticesini beyan etmektir. Çünkü, Cenab-ı Hak kâinatı insan için, insanı da marifet ve muhabbeti için halk etmiştir. Bu hakikatları Bediüzzaman’dan dinleyelim:

“Katiyyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir. Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır: Onlar onsuz olamaz. Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakiki tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten mübtelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvare nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?”4

İşte Risale-i Nurların ilk ve en birinci gayesi, fıtratın en yüce neticesini anlatmak; yani Allah’ı bildirmek, onun muhabbet ve marifetini kalb ve ruhlara nakşetmektir. Altı bin küsur sayfalık Risale-i Nur Külliyatı’nın mihveri budur. Hep bu mânâ etrafında döner, durur. Onu anlatır, ondan bahseder. Kalb ve gönülleri bu mânâ için tutuşturur, yakar. Fıtratı aşk ile yoğrulmuş gibi sermest-i cami-i aşk olan Mevlânâ Câmi bu hakikati şöyle vecizleştirir:

* “Yeki hah: Yani yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.
* Yeki han: Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor.
* Yeki cuy: Biri talep et, başkaları lâyık değiller.
* Yeki bin: Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar.
* Yeki dan: Biri bil, marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.
* Yeki guy: Biri söyle, Ona ait olmayan sözler, mâlâyani sayılabilir.”
5

Bediüzzaman içtimai hâdiselerdeki başarının sırrını da fıtrat kanunları ile açıklamaktadır. Ona göre, beşerin içtimai hayatında bir çığır açan fıtrat kanunlarına uygun hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.6 İçtimai çarklar altında kalır, ezilir. Fıtrata muhalefet edene fıtrat muvafakat vermeyecektir.7 Bunun tarih sahnesinde yaşanan en canlı örneği komünizmdir. Çünkü komünizm fıtrata muhalefet ettiği için yıkılmıştır. Fıtrata muhalefet eden bütün sistemler er geç yıkılacak, param parça olacaktır.

Bediüzzaman, İslâmiyet ile fıtrat kanunları arasındaki ilişkiyi şu cümleler ile dile getirmektedir:

“Evet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın getirdiği şeriatın hakaiki, fıtratın kanunlarındaki muvazaneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisal (bağlılık) peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet, nev’-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden (sarsıntıdan) vikaye eden (koruyan) yegâne bir âmildir.”8

İkinci Sual:

Risale-i Nur’un menbaı, me’hazi nedir? Arzî midir, semâvî midir? Nerelerden ve kimlerden beslenir?

Risale-i Nur’un me’hazi, menbaı Kur’ân-ı Azimüşşandır. Rehberi Peygamber-i Zîşan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Çizgisi, ehl-i sünnet ve’l-cemaatin cadde-i kübrasıdır. Cemiyeti ayakta tutan, insanları birbirleriyle pekiştiren kuvvetler içerisinde hiçbir kuvvet din kuvveti kadar müessir olamaz ve dinî kuvvetin yerini tutamaz. Vicdanın tâ derinliklerine kadar inmek, kalp ve ruhları hakikatlere raptetmek, hissiyat-ı insaniyeti aşk ve şevk ile uyandırmak için me’hazin kudsî olması lâzım ve elzemdir. Kuvvetler kutsileşmedikçe ve kudsiyet umumiyet ve külliyet kesbetmedikçe, tesir cılız ve sönük kalır. Me’haz kudsî olursa, tesir köklü, derin, küllî ve dâimî olur. Bu hakikati Bediüzzaman şu cümleler ile ifade eder:

“Me’hazin kutsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde te’sirat gösteriyor; onun ile ahkâmı umuma kabul ettiriyor.”9

İşte Risale-i Nur, Kur’ân’ın kutsiyetinden telemmü eder, o kutsiyeti terennüm eder. Bediüzzaman şöyle der:

“Elde Kur’ân Bibi bir mucize-i bâki varken, başka bürhan aramak aklıma zâit görünür.

Elde Kur’ân gibi bir bürhan-ı hakikat varken münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?”10

Üçüncü Sual:

Risale-i Nur’un insanın iç ikliminde yaptığı etki nedir? Bu etki sathî ve şeklî midir, yoksa hayattar, dinamik ve derunî midir?

Risale-i Nur insanın iç mimarîsini esas alır, onun nakşına yönelir. Etkisi derin, hayattar ve köklüdür, ruhu şekillendirir, düşünce ufkunu açar, akıl ve kalbin imtizacını sağlar. Onun etkisi, insanı en büyük ve en mükemme1 bir değişime hatırlamaktır. Risale-i Nur, insanın iç iklimine rıza-i İlâhî, ihlâs, hasbîlik, saffet ve samimiyet gibi hissiyatları yerleştirir. Batı dünyası, Garb medeniyeti bu hisleri bilmez, bu kavramları tanımaz. Çünkü bunlar imânî, amelî, vicdânî ve hâlîdir. Kavlî ve lisanî değil. Bunlar para ve maddenin içinde aranmaz, şan ve debdebenin içinde bulunmaz.

Risale-i Nur’un etkisi, hayat ve ameldedir. Davranışlarda görünür, simada okunur. Bu münasebetle bir hatıramı aktarmak istiyorum:

Yıllar önce mektep ve medrese görmemiş köylü bir zatla tanışmıştım. Ara sıra yanıma uğrar, hal hatırımı sorardı. Bir gün bir sohbet esnasında elindeki Risale-i Nurları göstererek, “Bu kitaplarda acîp bir iksir, müthiş bir tesir var.” dedi.

“Nereden biliyorsun? Okuyup tetkik ettin mi?” diye sordum.

Bana, “Benim doğru dürüst okur yazarlığım yok. Fazla okumuş da değilim. Fakat müşahede ettiğim ve izlediğim kadarıyla bende şu kanaat oluştu: Bir gencin cebine bu risalelerden bir tanesini koy, bir hafta sonra gel bak şekli değişmiş, hali değişmiş, siması değişmiş…” dedi.

Dördüncü Sual:

Risale-i Nur un içtimaî bünyenin tesis ve tekmiline kuvvet verebilecek temel değerleri nelerdir? Sosyal yapı ve beşerî ilişkiler açısından belirlediği esasları, hedefleri var mıdır? İçtimaî hayatta istikamet, müsbet hareket, sükûn ve huzuru mu esas alır, yoksa gayesi kin, kan ve intikam mıdır?

Risale-i Nur, içtimaî bünyenin sıhhat ve istikametine fevkalâde önem verir. İçtimai sükûn ve istirahat-ı umumiyenin tesisine çalışır. Yıkıcı; dağıtıcı, parlayıcı ve parçalayıcı hareketlere aslâ itibar etmez. Müsbet hareketi bir vazife olarak görür, bir şiâr bilir. Menfî hareketlere müsaade etmez. Cemiyet bünyesinde muhabbet ve kardeşliği pekiştirir. İttihat, imtizaç ve ittifakın lüzumunu ortaya koyar. Dinimizdeki kardeşlik ruhunu söndüren Müslümanlar arasındaki muhabbeti, samimiyeti parçalayan hareketleri; yani kabilecilik, aşiretçilik, kavmiyetçilik, unsuriyetçilik menfii milliyetçilik gibi his ve fikirleri katiyyetle red ve tard eder.

Risale-i Nur, içtimaî bünyede istinat noktası olarak hakkı kabul eder. Hakkın hatırının âli kılındığı bir cemiyette zorba mecal bulamaz, kaba kuvvet tahakküm edemez. Hakkın adaletle dağıtıldığı, hakikatin incitilmediği bir cemiyette ittifak hayat bulur.

Risale-i Nur’un içtimaî bünyedeki hedef ve gayesi, rıza-i İlâhî ve fazilettir. Fazilet yerine madde ve menfaatin, alkış ve gösterişin sergilendiği bir cemiyette bütün ilişkiler dalkavukluk ve riyakârlık esasları üzerine kurulur, hakikî muhabbet ve tesanüt tesis edilemez.

Risale-i Nur’u, içtimaî hayatta teavün (yardımlaşma} düsturunu esas kabul eder. Fakirin, âcizin, garibin, muhtaç ve kimsesizin, yetim ve sahipsizin imdadına koşar. Boğuşmaya, çarpışmaya, kin ve kana müsaade etmez. İçtimaî hastalıkları bilim ve şefkatle tedaviye çalışır.

Beşinci Sual:

Risale-i Nur eğitici, öğretici, ufuk açıcı ve yol gösterici midir; yoksa slogan üretici, avutucu, his ve hevayı tahrik edici midir?

Risale-i Nur’un mesleği okuma mihveri üzerine kurulmuştur. Amacı, muhataplarını hakikat ve marifet ile eğitmek, okutarak onlara şahsiyet kazandırmaktır. Risale-i Nur’un mütalâası lezizdir. Metodu ikna edicidir. Meseleleri mantık ve muhakeme esaslarıyla ele alır, delil ve bürhanlarıyla yoğurur. Aklın istifadesi yanında kalb, ruh, sır gibi diğer latifelerin de hissesini verir; keyfiyeti yüksek, ufku geniş, hamiyeti büyük dâvâ ve ideal elemanları yetiştirmeyi gaye edinir.

Risale-i Nur’un eğitim ile ilgili şu açıklayacağımız metodu kanaatimizce eğitim müesseselerini ve pedagoglar tarafından incelenmelidir. Bediüzzaman, “Bâtılı tasvir, sâfi zihinleri idlâl eder (dalâlete götürür)” demektedir. Bu sebeple Risale-i Nur’un eğitim tarzı, bâtılı anlatmadan müsbeti vermek, yara açmadan tedavi etmektir. Çünkü fena şeylerle meşgul olmak kalb ve ruhta menfî iz bırakır, saf zihinleri bulandırabilir. Risale-i Nur sloganlar ve menfi fikirler yerine, kalb ve gönüllere nuru yerleştirerek zulmeti izale ediyor; iyiyi öğreterek fenayı fark ve tefrik ettiriyor; hakikati ders vermekle bâtıldan kurtarıyor.11

Altıncı Sual:

Risale-i Nur tek yönlü, tek hayatlı, sırf dünya boyutlu mudur? Yoksa madde ile mânâyı mezceden dünya ile ukbayı (âhireti) birlikte kucaklayan bir mizaçta mıdır?

Günümüzde ve tarih boyunca Batı orijinli düşünce sistemleri, insan realitesini genellikle madde ağırlıklı ve tek boyutlu olarak ele almış olduklarından insanın mahiyet ve derinliklerine, melekûtî inceliklerine ulaşamamışlardır. Neticede tek kanatlı kalmış, dengeyi tesis edememişlerdir. Halbuki Risale-i Nur, gerçek saadet ve hayat kaynağı olan İslâmiyet’in esaslarını terennüm ettiği için insanın dünyevî, içtimaî görev ve sorumlulukları yanında âhiret sorumluluğunu, kulluk görevlerini de fevkalâde hassasiyet ve ciddiyetle nazara verir.

“Elbette en bahtiyar odur ki; dünya için âhireti unutmasın; âhiretini dünyaya feda etmesin; hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın; mâlâyani şeylerle ömrünü telef etmesin.”12 der.

Yedinci Sual:

Risale-i Nur dahilî ve haricî, menfi ve yıkıcı cereyanların etkisinde midir? Onların yörüngesine girip, onlara âlet ve tâbi olabilir mi?

Bediüzzaman Said Nursî, hak ve hakikat, din ve adalet hesabına olmayan, belki inat, asabiyet-i milliye ve menfaat-i cinsiye ve nefsin enaniyetine dayanan, dünyada emsali görülmeyen bir zulüm hesabına çalış an cereyanlara, değil taraftar olmak; hattâ, merakla o cereyanları takip etmenin, onların yalan ve aldatıcı propagandalarını dinlemenin ve zulümlerine bakmanın caiz olmadığını ifade etmektedir. Çünkü, zulme rıza zulümdür; taraftar olsa zalim olur. Meyletse-“Velâ terkenû ilellezîne zalemû fetemessekümünnar âyetine mazhar olur”13 demektedir.

Bediüzzaman’ın bu konudaki şu tespitleri fevkalâde dikkat çekicidir:

“İşte böyle hiçbir kanun-u adalete ve insaniyete ve hiçbir düstur-u hakikate ve hukuka muvafık gelmeyen boğuş malardan, elbette âlem-i İslâm ve Kur’ân teberrî eder. Yardımcılıklarına, tenezzül edip tezellül etmez. Çünkü onlarda öyle dehşetli bir firavunluk, bir hodgâmlık hükmediyor, değil Kur’ân’a, İslâm’a yardım; belki kendine tâbi ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zalimlerin kılıçlarına dayanmak, hakkaniyet-i Kur’âniye elbette tenezzül etmez. Ve milyonlarla masumların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hâlik-ı Kâinatın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur’ân’a farz ve vaciptir.”14

Bu zamanda ehl-i gaflet, dalalet ve dinini dünyaya satan ve bâki elmasları şişeye bilerek tercih eden gafil insanların nazarında bu kudsî hizmet-i imaniyeyi hiçbir cereyana tâbi ve âlet etmemek, bu Kur’ân hizmetini umumun nazarında tenzil etmemek için âfâkî, hâricî meselelerle meşgul olmadığını söyleyen Bediüzzaman, bunun sebebini soranlara karşı şöyle demektedir:

“Tâ ki, kudsî hizmetimize zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: İman hizmeti, iman hakaikî, bu kâinatta her şeyin fevkindedir, hiçbir şeye tabi ve âlet olamaz.”15

“Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki, kâinatta hiçbir şeye âlet ve tâbi ve basamak olamaz ve hiçbir garaz ve maksat onu kirletemez ve hiçbir şüphe ve felsefe onu mağlûp edemez bir tarzda iman hakikatlerini ders versin. Umum ehl-i imanın, bin seneden beri teraküm etmiş dalâletlerin hücumuna karşı imanları muhafaza edilsin.”

“İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve hâricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi olmuyor. Tâ avâm-ı ehl-i imanın nazarında, hayat-ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın ve doğrudan doğruya hayat-ı bakiyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikati, hücum eden şüpheleri ve tereddütler izale eylesin.”16

İKİNCİ BÖLÜM

Çalışmamızın bu ikinci ve müteakip üçüncü bölümünde Risale-i Nur’un metot ve gayesi üzerinde durulmuştur. Risale-i Nur’un metot ve gayesi incelenirken, konuyu sistematik bir bütünlük içerisinde ele almak, tahlile esas olabilecek bir tasnif ile bir çerçeve çizmek ve bu çerçeve içerisinde, fazla ayrıntıya girmeden ana başlıklar altında açıklamalarda bulunmak gerekir.

Risale-i Nur’un mesleği, tarz ve üslûbuna iki açıdan bakılabilir.

Birincisi: Risale-i Nur mesleğinin esasları nelerdir. Diğer bir tabirle, Risale-i Nur’un mesleği hangi esaslar üzerine oturtulmuştur?

İkincisi: Risale-i Nur hizmetinin icrasındaki metotları nelerdir?

Bu iki bakış açısından Risale-i Nur Külliyatı ve hizmet tarzı hakkındaki tespitlerimizi özet bir biçimde sunacağız. Bu ikinci bölümde Risale-i Nur mesleğinin esasları açıklanacak, üçüncü bölümde ise Risale-i Nur hizmetinin icrasındaki metotlar üzerinde durulacaktır.

I. RİSALE-İ NUR MESLEĞİNİN ESASLARI:

1. Risale-i Nur’un Mesleği, Hizmet-i İman, Dâvâ-yı Kur’ân’dır.

Risale-i Nur mesleğinin esası; imana, Kur’ân’a hizmettir. Yaratılışın gayesi Allah’a imandır. En büyük dâvâ, bâki olan âlemi kazanmaktır. Cihan savaşlarından ve zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvâsından daha ehemmiyetli dâvâ budur. Bâki ve ebedî bir âlemi kaybetmek veya kazanmak dâvâsı her Müslüman’ın başına açılmıştır. İman vesikası sağlam elde edilmezse, bu dâvâ kaybedilecektir. İşte Bediüzzaman’ın dâvâsının özü, özeti budur. Bu sebeple beşeri küfür bataklığından, fısk ve dalâlet çukurlarından kurtarıp, iman dairesine celb etmek, bu mânâ için çalışmak, didinmek, yanmak ve tutuşmak, onun dâvâsının mihverini oluşturmaktadır. İnsan sadece bir “yığın”, bir “ceset” değildir. İnsanın hayat felsefesi yalnız cesede hizmet etmek için değildir. Cesedi beslemek için kalp, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imha edilmez. Onlar da idare ister.

“Ve madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal her ferdin en mühim mes’elesidir. Elbette milletin itaat ve hürmetine istinat eden vazifeler, yalnız milletin hayat-ı dünyeviyesine ait içtimaî ve siyasî ve askerî vazifelere münhasır değildir. Evet, yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi, ebed tarafına giden yolculara da hem vesika, hem o zulümatlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir.”17

Bu vazife, saadet-i ebediyenin anahtarı olan imandır. Ve imanın ders ve takviyesidir.

Sefih medeniyet beşer ruhunda kapatılması müşkil gedikler açmıştır: Küfrün, ahlâksızlığın ezici, boğucu ve bunaltıcı etkisinden çözülen, hırpalanan, parçalanan insanlara kim el atacaktır? Bunlara kim hâmi olacak, kim yol gösterecektir? Bediüzzaman’ın ızdırabı budur. Bu ızdırabını şu cümleler ile dile getirmektedir:

“Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan Garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felaketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sâri illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş bâtıl formülleriyle mi? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği Tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.”18

2. Risale-i Nur’un Mesleğinin Esası İhlâstır

Risale-i Nur’un yolu ihlâs yoludur. Necat ve kurtuluş ancak ihlâs iledir. Kur’ân’a hizmetteki muvaffakiyetin, kabul ve makbuliyetin mânevî şifresi ihlâstır. Amelde Allah’ın rızası esas alınmalıdır. Bediüzzaman, Risale-i Nur’un en büyük kuvvetinin ihlâs olduğunu ifade etmektedir. Bu maksatla bir risale telif etmiştir. Bu risalenin başına “En az on beş günde bir defa okunmalı” kaydını koyması onun ihlâsa ne derece önem verdiğini göstermektedir.

Kur’ân hizmetini yürüten hakikat kahramanlarının riya, gösteriş, kıskançlık, hırs ve tama gibi pes hislerden sıyrılabilmelerinin yolunun ancak ihlâstan geçtiğini beyan etmiştir. Hubb-u cah, nazarı .kendine celb etmek ruhî bir marazdır. Risale-i Nur’un mesleğinde yalnız ve yalnız Cenab-ı Hakkın rızasını esas yapmak gerekir.

Risale-i Nur bu derece muvaffak olmuşsa ve oluyorsa, herhalde bunun sırrı ihlâsta aranmalıdır.

3. Risale-i Nur’un Mesleğinin Esası Uhuvvettir

Risale-i Nur’daki ilişki, hasbî, samimî, hakikî kardeşlik ilişkisidir. şeyh ile mürid, peder ile evlat arasındaki ilişki değildir. Nur talebeleri Kur’ân dersinde kardeş ve arkadaştırlar. Birbirlerinin muîn ve müzahiridirler. Bu düstur Risale-i Nur’da “fenâ fi’l-ihvan”tabiriyle ifade edilmiştir. Yani, birbirinde fani olmak, kardeşinin meziyet ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Eksiğini göre ta mamlamak, yırtığını görse dikmek, fenalığını görse ona acımak, tahakkümle değil, lütuf ile ıslahına çalışmaktır.

İman, muhabbeti; İslâmiyet, uhuvveti iktiza etmektedir. Mü’minler arasında birlik, ittifak ve imtizaç rabıtalarını tesis eden bağlar Esmâ-i İlâhiyye sayısıncadır. Bu ilişkiyi Bediüzzaman şöyle açıklamaktadır:

“Her ikinizin Halikınız bir, Malikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir… bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir bir.”19

Bütün bu rabıtalar, kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirlerdir. Bu ilişîkiler maddî, şeklî, sathî, siyasî ilişkiler değildir. Bu ilişkiler kaynağını Kur’ân’dan alan, hamiyet-i diniyenin kudsî heyecanı ile coşan, dâvâ ruhu içinde bütünleşen ve kenetlenen ilişkilerdir.

4. Risale-i Nur un Mesleği Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkürdür

Risale-i Nur’un mesleği bu dört esas üzerine kurulmuştur. Bediüzzaman’ın Kur’ân dan çıkartmış olduğu bu yol Allah’a vâsıl olacak en keskin, en selâmetli ve en kısa bir yol olarak nitelendirilmiştir. Mü’min, Allah’a karşı acz ve fakrını, naks ve kusurunu idrak ettiği nisbette terakki edecektir. Böylece acz onu ibadet yolu ile mahbubiyete, fakr yolu ile de Rahim ismine ulaştıracaktır. Bu yolda mü’min fıtratındaki acz ve fakr madenini işlete işlete tecellî-i samedaniyete bir ayna olacaktır.

Risale-i Nur’un mesleğinin dörtte biri şefkattır. Kur’ân nâmına ve âhiret hesabına mânen yıkılan ve dökülen insanlara şefkat elini uzatmak, onların kurtuluşu için çırpınmak, didinmek ve yoğun gayret göstermek de Nurun mesleğinin esaslarındandır.

Şefkat, aşk gibi, belki daha keskin ve geniş bir yoldur. Şefkat yolu, rahmet yoludur. Bediüzzaman şefkat noktasından bütün Müslümanlarla, hattâ bütün beşerle alâkadardır. Bu sözler onun yoğun şefkatini göstermektedir:

“Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. 0 yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var? 0 müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görürler!”20

Risale-i Nur’un mesleğinin temel rükünlerinden birisi de tefekkürdür. Meseleleri büyük boyutlarda ele almak, dakik ve ince düşünmek, olayları fikir süzgecinş den geçirerek süzmek, rafine etmek; neticede tasnife, tahlile, terkibe ulaşmak, onun mesleğinin esaslarındandır. Risale-i Nur’da engin bir tefekkür vardır. Marifet ile ilgili tefekkür boyutu enfüsî ve âfâkîdir. Enfüsî tefekkürü, derin ve dakiktir. Hakikat-i insaniye haritasını ve mahiyet-i insaniye âyinesini mütalâa ederek i’zânî bir vicdan ve itmi’nan ile iman-ı tahkîkinin nihayetsiz derecelerınde yol katetmek, esrar-ı İlâhiye’de kulaç atmaktır.

Risale-i Nur’un kazandırdığı âfâkî tefekkür ise kâinat kitabını bab bab, sayfa sayfa, satır, satır, Allah namına, Esmâ hesabına okumaktır.

Risale-i Nurlarda tefekküre azîm rağbet vardır. Bu rağbet “Bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten hayırlıdır.” hadis-i şerifindeki sırra yetişmek içindir.

5. Risale-i Nur’un Mesleği Sebat ve Sadakattır

Risale-i Nur, “Kendi sâdık ve sebatkâr şâkirtlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirtlerden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat ister.”21

Ölünceye kadar, şartlar ne olursa olsun, yılmadan, çekinmeden hizmette sebat etmek, Risale-i Nurlardaki düsturlara kanaat ederek izzet-i İslâmiye’yi muhafaza ile, Kur’ân dâvâsına sadakat göstermek de Risale-i Nur’un mesleğinin esaslarındandır.

İslâm tarihinde yaşadığı asırda kilit görevler görmüş büyük şahsiyetler ile isimlerini tarihe yazdırmış kahramanların en bariz vasıflarından birisi sadakattır. Dâvâ ruhu, sadakat ile yürür, sadakat ile yaşar. Bediüzzaman’daki sadakat, sadakat-ı sıddıkiyedir. Bu sözler onun sadakat ve kahramanlığını göstermeye kâfidir:

“Saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, bu hizmet-i imaniyeden çekilmem.”

“Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye fedâ olan bu başı zındıkaya eğmem.”22

6. Risale-i Nur un Mesleğinin Esası, Şevk-i Mutlak ve Şükr-ü Mutlaktır

Elemde, kederde, zevkte ve sürurda, her halde ve her mekânda, her zamanda şevkini muhafaza etmek, ye’se düşmemek, bulunduğu durum ve şartlar ne olursa olsun rahmet-i İlâhiye’yi itham etmeden şükrünü ifa etmek de Risale-i Nur mesleğinin esaslarındandır.

Bediüzzaman’a göre,

 “Yeis mâni-i herkemaldir. İslâm Âlemini param parça eden yeistir. Yeis, ümmetlerin, milletlerin seratan (kanser) denilen en dehşetli hastalığıdır.”23

Her türlü kemâlâta mânidir, korkak, aşağı ve âcizlerin vasfıdır.

Bediüzzaman, hakkında idam kararlan verildiği, her türlü ihanet plânlarının sergilendiği o korkunç ve karanlık dönemlerde bile asla ye’se düşmemiş, eğilmemiş, celâdetini, dinî izzetini muhafaza etmiştir. Gittiği her yere “dâvâ aşkı”nı, ümidi, şevki götürmüş, hamiyetleri alevlendirmiştir. Risale-i Nur’daki şevk, hâdiselerle gelen, hâdiselerle giden bir şevk değildir. Belki, şevk-i dâimîdir. Bunu, bizzat Risale-i Nur’dan dinleyelim:

“Evet, evet… Sivrisinek tantanasını kesse, balarısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz.”24

“Evet, ümitvar olunuz! Bu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır!”25

Risale-i Nur’daki esaslardan ikincisi ise, şükr-ü mutlaktır. Halik-ı Rahman’ın kullarından istediği en mühim iş şükürdür. Âlemde yaratılan her şey bir cihette şükre bakmakta, şükrü netice vermektedir. Hilkat şeceresinin meyvesi şükürdür.

“Şükrün mikyası; kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı; hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram helâl demeyip rast geleni yemektir.”26

Şükrün nevileri bulunduğunu anlatan Bediüzzaman, o neviler içerisinde en câmi ve fıhriste-i umumiyenin namaz olduğunu ifade etmektedir.

“İnsanı, bu câmiiyete göre en âlâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i sâfiline düşer; bir zulm-ü azîmi irtikâp eder.”27

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

II. RİSALE-İ NUR HİZMETİNİN İCRASINDAKİ METODLARI

l. Risale-i Nur Kur’an-ı Azimüşşana Ayna Olmuştur

Bediüzzaman’a göre, Müslümanların ahkâm-ı diniyede göstermiş oldukları lakaytlığın, tembellik ve ihmalin en mühim sebeplerinden birisi, yazılan eserlerin, telif olunan kitapların Kur’ân’ın me’hazındaki kutsiyeti lâyıkıyla yansıtamamalarıdır. Ona göre, kitaplar, içtihatlar Kur’ân’a cam gibi ayna olmalı, içinde Kur’ân’ı göstermelidir. Kitaplar vekil ve gölge olursa, me’hazdaki kutsiyet kaybolur. Çünkü cumhuru bürhandan ziyade me’hazdaki kutsiyet imtisale sevketmektedir.

“Bir adam İbn-i Hacer e nazar ettiği vakit, Kur ân’ı anlamak ve Kur’ân’ın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbn-i Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla değil.”28

Eğer nazarlar bu tarzda Kur’ân’a çevrilse, zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur’ân gösterilse, vicdanlar daha ziyade ikaz olunur, ruhların hakikate karşı bevki artar, Kur’ân’ın kutsiyet ve câzibesi vicdanları ihtizaza getirir. İman vasıtasıyla hakikatlerin telkini nefisleri etkiler, bu suretle Kur’ân doğrudan doğruya nefisler üzerinde bütün mânasıyla hâkim ve nâfiz olur.

İşte bu orijinal metoda Risale-i Nurlar tam ayna olmuştur. Kur’ân’ın kutsiyetini şeffaf bir biçimde göstermek gayesiyle muhataplarını doğrudan doğruya Kuı,ân ile karşı karşıya getirip, kendi şahsiyetini tamamen azletmiştir. Hayatında, sohbetlerinde ve telifatında kendisine “Kutbü’l-Arifin,” “Gavsü’l-Vâsilin” süsü vermemiş, kendisini Kur’ân’ın bin dellâlı ve bir hizmetkârı olarak görmüştür.

Bu sebeple “Risale-i Nur’u okuyan, Müellifin şahsına bakmaz; doğrudan doğruya eserin içindeki hakikatlara, bürhan ve delillere hasr-ı nazar eder.”29

Risale-i Nur’un hizmetindeki muvaffakiyetin sırrını da Bediüzzaman şöyle ifade etmektedir:

“Ben görüyorum ki; Kur’ân-ı Hakîmin hakaikına ait bazı kemâlat, o hakaika dellâllık eden vasıtalara veriliyor. bu ise yanlıştır. çünkü, me’hazin kutsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde te’sirat gösteriyor; onun ile, ahkâmı umuma kabul ettiriyor. Ne vakit dellâl ve vekil gölge etse, yani onlara teveccüh edilse, o me’hazdaki kutsiyetin te’siri kaybolur.”30

Bu zamanda,

“Hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki; küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalaleti kırsın; herkese kat’î kanaat verebilsin. Bu kanaat da, bu zamanda, bu şerâit dahilinde dinin hiçbir şahsî, uhrevî, dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir.”

“Kader-i İlâhî ihtiyarım haricinde dini, hiç bir şeye âlet etmemek için beşerin zalimâne eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor: Sakın, diyor, iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma; tâ ki imana muhtaç olanlar anlasınlar ki yalnız hakikat konuşuyor, nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.”

“İşte Nur Risalelerinin, büyük denizlerin büyük dalgalan gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanış, kalplerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur; başka bir şey değil. Risale-i Nur’un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha beliğâne neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerâit altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur; Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur; konuşan yalnız hakikattir; hakikat-ı imaniyedir.”31

2. Risale-i Nur İlm-i Akide ve Kelâmda Tecdid Yapmıştır.

Risale-i Nur, iman hakikatleri ve İslâm esaslarını aklî ve mantıkî delillerle ispat ve izah etmiştir. Merhum Mehmed Akif’in,

“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı”

beytiyle ifade ettiği mânâya Risale-i Nur tam ayna olmuştur.

Risale-i Nur, Kur’ân-ı Hakimin bu asrın idrakine bir dersidir. Risale-i Nurlarda Kur’ân hakikatleri, ilim ve tekniğin dili ile asrın idrakine uygun bir biçimde açıklanmıştır. Mantık ve muhakeme sentaksı içerisinde “sırr-ı temsil” metodu ile uzak hakikatler yakınlaştırılmış, dağınık meseleler sistematik bir yaklaşımla bir araya getirilmiş, en yüksek hakikatlere ulaşılmıştır. Aklın istifadesi yanında, nefis, hayal, vehim, heva gibi his ve duyguların da istifadesi gözetilmiştir. Metot olarak, uzak yerlerden dağları kazarak su getirmek yerine, Musa Aleyhisselâmın asâsı gibi, her yerde suyu bulmuş, asasını nereye vurmuşsa oradan âb-ı hayatı fışkırtmıştır.

“Risale-i Nur, sâir ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarı ile ders vermez ve evliya misillü, yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihat ve imtizacı ve ruh vesair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçar; taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar hakaik-ı imaniyeyi kör gözüne de gösterir.”32

Risale-i Nur aleyhinde yapılan sinsi plânlara, uydurulan yalan ve propagandalara rağmen onun yurt içinde ve dışında kemâl-ı iştiyak ile okunmasının sebeplerinden biri de iman ve küfür muvazenelerinde ortaya koymuş olduğu orijinal bir metot ile küf£r ve dalâletin dünyadaki elim ve ürkütücü neticelerini göstererek, hakikî ve elemsiz lezzetin ancak ve ancak imanda olduğunu ispat etmesidir.

Risale-i Nur, “Bu dünyada bir mânevî Cehennemî, dalâlette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevî bir Cennet bulunduğunu”ispat etmiş, “günahların ve fenalıkların ve haram lezzetlerin içinde manevî elim elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaik-i şeriatın amelinde, Cennet lezâizi gibi lezzetler bulunduğunu”33 gözlere göstermiştir.

“Akibeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye, akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefaheti sefahetinden kurtarmanın yegâne çaresi; aynı lezzetinde elemini gösterip hissini mağlup etmektir.”34

Risale-i Nur’daki bu metot, “imanın kuvvetini lakaytlığa, ibadetin iştiyakını sefahete hâkim kılmak”tır.

Bu asırda diğer dehşetli bir hal ise, küfr-ü mutlak, fen ve felsefeden ve küfr-ü inadîden gelen bir temerrüdün iman hakikatlerine karşı muaraza etmesidir. Bunlara karşı atom bombası gibi küfrün temellerini param parça edecek bir hakikat-i kudsiye lâzımdır. Bu hakikat, Kur’ân’ın elmas bir kılıcı olan Risale-i Nur’dur. Çünkü bu asırda mânevî cihad, iman-ı tahkikî kılıcı ile olacaktır: Dindeki “sâhib-i rüşt ve dâvâ” hakikatine bihakkın ayna olan ve hak ve hakikatleri gözlere gösteren Risale-i Nur’dur.

3. Risale-i Nur Bir Şahs-ı Mânevî Tesis Etmiştir

Bediüzzaman’a göre, bu asırda komitecilik ve cemiyetçilik fikrinden doğan dehşetli dinsizlik şahs-ı mânevîyesine karşı çıkan bir şahıs en büyük bir mânevi mertebede de bulunsa, küfür ve dalâletten gelen vesveseleri tamamıyla izale edemez. Dinsizliğin şahs-ı mânevîsine karşı mukabele edebilecek bir şahs-ı mânevî gerektir. Risale-i Nur, bugün milyonlarca insanı kendine celb etmiş, bir şahs-ı mânevî oluşturmuştur. Bu şahs-ı mânevî, siyasetçilik, cemiyetçilik, komitecilik, dernekçilik, kavmiyetçilik, bölgecilik, şahsiyetçilik gibi vasıf ve biçimler taşımaz. Bunlar, Kur’ân’ın mânevî ve hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur etrafında toplanan, ondaki hikmet ve marifete müşteri olan hakikat halkalarıdır. Bu şahs-ı mânevî, siyasî ve içtimaî anlamda bir teşkilat, gizli veya açık bir cemiyet değildir. Belki kalbî ve vicdanî bir ilişkiden kaynaklanan, bir “gönül birliği” ve bir “Kur’an mensubiyeti” dir.

Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsinin hizmet tarz ve anlayışı, maddî, siyasî, şeklî, sathî kalıplar içerisine girmez ve sıkıştırılamaz. Onun şahs-ı manevîsinin hizmeti bir merkeze, bir şahsa, bir muhite münhasır değildir. Onda, maddî, şeklî bir emir-komuta zinciri, alt-üst ilişkisi yoktur. Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisi, bir “Kur’ânî yakınlaşma” ve “ulvî hisleri paylaşma” oluşumudur. Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi, toplum hayatının en kuvvetli, en güçlü mânevî dinamiğidir.

Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi, farklı boyutlardaki insanı bir araya getirmiştir. Birbiri içinde merkezden muhite doğru açılan “talebe-kardeş-dost” olarak ifade edilen bu hakikat halkalarının hizmet sunuş yelpazesi çok yönlüdür. Bu tarz, içtimaî hayatın farklı, yaygın ve değişken cephelerine Kur’an hakikatlerini hasbî olarak ulaştırmayı amaçlamaktadır. Risale-i Nur’un meslek-i esası aynı olmakla birlikte, bütün bu farklı tezahürler meşrebe bakar, esasa taalluk etmez. Yani, Risale-i Nur, “tek-boyutlu,” “şablon” insan yetiştirmez. Risale-i Nur “İsm-i Câmi”ye mazhar olduğundan, onun küllî marifet, hikmet, hakikat, fikir ve hizmet çerçevesini herkes kendi idrak ve anlayışı, teveccüh ve kabiliyeti, ruhundaki kabul ve saffeti, azm ve gayreti nispetinde alır, öyle yansıtır. Bu meşrep anlayışı, hakaik-î nisbiyenin vuzuh ve huzuruna sebep olur. Tabiri caizse, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi içinde tek tip meyva ağacı yetiştiren bir bahçe değil, belki mütenevvi ağaçlar, meyveler, çiçekler, güller ve gülistanlar barındıran muhteşem ve mükemmel bir bahçe, tatlı bir iklimdir. Bu tezahürler kendi bütünlüğü içinde, belki “güzel,” “daha güzel,” “en güzel” nitelendirilebilir.

4. Risale-i Nur’un Metodu Müsbet Harekettir.

Bediüzzaman Said Nursî’nin vefatından önce vermiş olduğu en son ders, “müsbet hareket” tir. Son dersinde şöyle der:

“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahiye göre sırf hizmeti imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiye’ye karışmamaktır. Bizler âsayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”35

“Bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile değil, ancak haricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Vazifemiz, dahildeki âsayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da; vazife-i İlâhiye’ye karışmamaktır ki, bizim vazifemiz hizmettir, netice Cenab-ı Hakka aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”

“Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, benim vazifem hizmet-i nuraniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir, deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.”36

Bediüzzaman bu memleket ahalisini birbirine karşı sertleştirecek, tarafgirlik ve iltizam hissini verebilecek, âsayiş ve sükûneti bozabilecek her türlü hareketten şiddetle kaçınmış ve talebelerini de kaçındırmıştır. Onun şu sözlerı fevkalâde dikkat çekicidir:

“Risale-i Nur, kırılmaz; ona iliştikçe kuvvetleşir. Ve millet ve vatan aleyhinde hiçbir vakit istimal edilmemiş ve edilmez ve edilemez.”37

Bediüzzaman’ın müsbet harekete ve âsayişe bu derece ehemmiyet vermesinin birçok hayatî ve köklü sebepleri vardır:

İçtimaî hayat bulanırsa, onun teskin ve durulması uzun bir zamana muhtaçtır, yeniden tesisi ve sükûneti büyük himmet ve gayret ister. İstibdad, terör ve anarşi ile çalkalanan içtimaî bir bünyede sağlıklı, sürekli ve müessir bir hizmet yapılamaz. Kur’ân hakikatlerinin kalp ve idraklere nakşı için içtimaî sükûn elzemdir. Olaylara “akıl-mantık-muhakeme” zinciriyle deşil “heyecan, fizikî güç ve taraftarlık” hissiyle bakılırsa, zıtlaşma şiddet kazanır, içtimaî nabız yükselir. şiddetli çalkantılar cemiyetin iç huzurunu, kalbî bütünlüğünü bozar. Sükûnet giderse, onun yerini anarşi, istibdat ve terör doldurur. Bu içtimaî kargaşanın, fesat ve ihtilâllerin önünü kesecek ve durduracak sed, müsbet hareket etmektir.

Bediüzzaman, hayatında hiçbir kitap telif etmemiş olsaydı sadece takdim edeceğim şu vecizesi, kalbî duygulardan, niyet ve nazar dairesinden tutun tâ fert ve aile ilişkilerine, içtimaî ilişkilerden tutun tâ âfâkî ve geniş dairelere kadar hayatın bütün boyutlarında, beşerin bütün ilişkilerinde rahatlıkla kullanılabilecek bir reçetedir:

“Güzel gör, hem güzel bak. Ta güzel düşünmeli:
Güzel bil, hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı.
Hayat içinde hayattır hüsn-ü zanda emeli.
Su-i zanla yeistir, saadet muharribi, hem de hayatın katili.”
38

5. Risale-i Nur Siyasetten Tecerrüt Etmiştir.

Bediüzzaman, hayatı boyuna fiilî siyasete asla itibar etmemiş, siyasetten tamamen tecerrüt etmeyi de hizmet tarzının esası olarak görmüştür. İçtimaî ve siyasî olayları gayet hakîmane ve mükemmel bir biçimde fikren tahlil edebilen bir zatın bu derece siyasetten tecerrüt etmesi, düşündürücüdür. Gerçekten, siyasetten tamamen uzak bir hizmet tarzı benimsemiş olması, onun düşünce ve fikirlerinin en orijinal, en “nemli ve dikkatle araştırılması gereken yönlerinden birisidir.

Bediüzzaman neden bir parti kurmamış, siyasî bir model üzerinde çalışmamış, bütün himmet ve gayretini Kur’ân hizmetine tahsis etmiştir?

Bu sualin cevabını, Risale-i Nurları tarayarak özet bir biçimde maddeler halinde sıralamaya çalışalım:

a. Bediüzzaman’a göre, içtimaî hâdiseler değerlendirilirken teşhis tam, sağlam ve sağlıklı olmalıdır. Onun teşhisinin özeti şudur:

Milletin hastalığı zaaf-ı diyanettir. Kalpler bozulmuştur, iman zedelenmiştir. Bu zamanda, hayat-ı beşeriye yolculuğu bataklığa girmiştir. Pis ve kokuşmuş çamur içerisinde kafile-i beşer düşe kalka gitmektedir. Bunlardan ancak bir kısmı selâmetli bir yolda gitmektedir. Bir kısmı da mümkün olduğu kadar bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtalar bulmuştur. Fakat o gidenlerin %20’si sarhoştur. Dalâletten telezzüz etmektedir. O pis çamuru misk ü amber zannediyorlar, yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar, boğuluyorlar. Geriye kalan % 80’i ise mütehayyirdirler. Bataklığı biliyor, pis olduğunu hissediyorlar, dalâletten nefret ediyorlar, fakat çıkamıyorlar, yol bulamıyorlar. İşte bunlara nur vermek, nur göstermek gerektir.39 Siyaset topuzu ile kalpleri tenvir etmek zordur. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilemez. Bazı arızalar ile topuz kırıldığı zaman nur dahi uçar veya söner. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan imana hizmet cihetini tercih etmiştir.

Dahildeki cihad-ı mânevî için, maddî değil, mânevî hizmetler lâzımdır.

b.Risale-i Nurlar, iman ve Kur’ân dersidir. Maksadı, rıza-ı İlâhîdir. İman dersi için gelenlere, kim olursa olsun tarafgirlik nazarıyla bakılamaz. Dost-düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır.40

c. Kalp, mide, beden, hane dairesinden tutun tâ mahalle, şehir, vatan, memleket, küre-i arz ve nev-i beşer, dünya dairesine kadar birbiri içinde daireler vardır. Her bir dairede, her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir.41 Fakat en küçük dairede (kalp dairesi) en büyük ve ehemmiyetli ve dâimî vazife vardır. En büyük dairede ise en küçük, muvakkat ve ara ,sıra vazife bulunabilir. Fakat büyük daire daha caziptir.

“(Siyaset) Cazibesi ile meraklıları kendi ile meşgul eder. Hakiki ve büyük vazifeyi unutturur. Tarafgirlik meylini verir, zalimlerin zulmünü hoş görür, şerik olur.”42

Gaflet veren, dünyaya boğduran, âhireti unutturan en geniş daire siyaset dairesidir. Siyasî bir insanın ihlâs, saffet ve samimiyetini muhafaza etmesi zordur. Mücadele suretindeki hâdiseler karşısında güneş gibi bir iman lâzımdır ki tâ boğmasın. Onun için,

“Siyasetçi, ekserce tam müttaki ve dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar müttakiler de siyasetçi olamazlar. Halbuki dindar ise, bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir diye siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci, üçüncü mertebede onu dine ve hakikate âlet etmeye-eğer mümkünse-çalışabilir.”43

d.Sırr-ı ihlâs siyasetten tecerrüdü emreder. Kur’ân’ın elmas gibi hakikatlerini “siyasî propaganda” ithamı altında cam parçaları kıymetine indirmemek için siyasetten tecerrüd gerektir. Tâ ki o elmaslar kıymetini her kesimin, her taifenin nazarında parlak bir biçimde göstermiş. olsun, ihlâs kırılmasın.44

e.Siyaset dairesi bulaşıcı ve yaygın bir hastalıktır. İspanyol nezlesine benzer, fikri hezeyanlaştırır. Müslümanları tefrikaya atar. Kendi siyasi görüşünü paylaşmayan melek gibi bir mü’min kardeşine düşmanlık eder, kin besler; el-hannas gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafgirlik eder, zulmüne rıza gösterir, cinayetine mânen iştirak eder. İcraatta adalet, hakkaniyet esaslarını zedeler, onun yerine siyasî tarafgirlik esas alınır, içtimaî râbıtayı bozar.45

f. Siyasî hâdiselerde “müteharrik-i bizzat değiliz. Bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz.”46 Siyasî olayların menbaı, tezgahı Batıdır. Onların çirkef, çıkarcı oyun ve manevralarına bilerek veya bilmeyerek âlet olmak ihtimali vardır. 0 cereyanlara kapılanların hareketi hariç hesabına geçer, iradesi hükümsüzdür. Niyetinin hâlis olması fayda vermez.47

g. Bediüzzaman, fert psikolojisi açısından da siyaset ile meşguliyete taraftar değildir. Çünkü, âfâkî ve siyasî boğuşmaları merak ile takip edenler, tarafgirâne bakanlar, ruhlarını sersem, akıllarını geveze ederler. Siyaset bu zamanda kalpleri ifsat eder, asabî ruhları azap içerisinde bırakır. Selâmet-i kalp ve istirahat-ı ruh isteyenler siyaseti bırakmalıdırlar.48

h.Kur’ân-ı Hakimin hizmetinin bütün siyasetlerin fevkinde bir kutsiyet ve ulviyeti vardır. Doğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzül edemez. Bize ve merakımıza dairemiz içinde ezvak-ı mâneviye ve envar-ı imaniye kâfi ve vâfidir.49

6. Risale-i Nur’un Aksiyon Gücü Orijinaldir.

Risale-i Nur hizmetinin aktif, güçlü ve sürekli bir aksiyon gücü vardır. Bu gücün kaynağı imandır. İmar inkişaf ettiği nispette fertte aksiyon da inkişaf eder. Bediüzzaman’ın ifadesi ile,

“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir. Ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.”50

Kalplere sahip çıkamayan, ruhları tutuşturamayan hizmetler zahiren ve şeklen ne kadar büyük görünürse görünsün, hakikat noktasında çabuk parlayan, alevleri sönen saman ateşine benzerler, kalıcı ve etkili olamazlar. Risale-i Nur’un aksiyonu en büyük bir mânâ içindir. “Akıl-kalp-ruh” üçlüsünü esas aldığı için slogan değil, hayat ve tatbikattır. Yıkım, paralama, parçalama, hiddet, fizik gücü, silâh değil; aşk-ı hakikat, kalbi irşattır. Sistemsiz, hedefsiz, gayesiz değildir. Onun aksiyon gücü âsayiş ve emniyetin teminine yardım eder, fitnenin kapısında durur, içtimaî yıkım ve çalkantılara fırsat vermez. Bu aksiyon, bozulan, başkalaşan çarkları rıfk ve mülâyemetle, şefkat ve merhametle tedaviye çalışır. Onun aksiyonu nakkaştır, kalplerin derinliklerine kadar iner, hissiyatın en incelerini heyecana getirir, ulvî istidat lan inkişaf ettirir.

Risale-i Nur’un aksiyon gücünün etkinliğini ifade etmesi açısından yaşanmış bir olayı dile getireceğim:

1985 yılında sıkıyönetim mahkemesinde Risale-i Nurlardan dolayı yargılanan bir Nur talebesinin koğuşuna -muhtemelen- ASALA örgütüne mensup bir Ermeni getirilir. İstanbul doğumlu bu Ermeni vatandaş gayet güzel Türkçe bildiğinden aralarında şöyle bir konuşma geçer:

Ermeni sorar:

“Sen ne suç işledin? Ne diye seni buraya getirdiler?”

“Bir suçum yok. Sadece kitap okuduğumuz için…”

“Ne kitabı?”

“Risale-i Nur.”

Risale-i Nur kelimesini işitince, Ermeni bir an durur ve dudaklarından şu kelimeler dökülür:

“Nurculuk… Dünyanın en sessiz, fakat en kuvvetli gücü.”

7. Risale-i Nur’un Eğitim ve Öğretim Metodu Mükemmeldir.

Risale-i Nur bütün vatan sathında yaygın ve sürekli bir eğitim tezgâhı kurmuştur. Vatan sathında bir mektep, bir irfan müessesesi haline getirmiştir. Bugün Risale i Nur Türkiye’de ve dünyada 7’sinden 70’ine kadar uzanan yaş grupları tarafından iştiyakla ve sürekli olarak “gürül gürül” okunmaktadır. Hiçbir zorlama ve aralarında maddî bir bağ bulunmadığı halde, belki milyonlarca insanın Risale-i Nur’un ders ve hakikatlerinin etrafında-lillah için-kenetlenmeleri Kur’ân namına büyük bir hizmet ve ehemmiyetli bir olaydır. İslâm tarihinde, hiçbir müellifin yazmış olduğu eserin etrafında bu derece bir içtima yaşanmamıştır. Risale-i Nur, Sahabe mesleğinin bu asırda bir cilvesi olduğundan, onun eğitim modeli doğrudan doğruya Asr-ı Saadetteki “Darü’lErkam” modelini yansıtmaktadır.

Risale-i Nur’un eğitim ve öğretim metodu mü’minlerin, özellikle genç nesillerin Kur’ân terbiyesi ile yetiştirilmelerine büyük önem verir. Eğitimdeki amacı, kemiyetten ziyade, keyfiyete bakar. Bu anlamda “Ashab-ı Suffa” tarzını örnek alır, “1.000 koyuna bedel bir aslan” felsefesini yansıtır.

8. Hizmetin İcrasında Ecir ve Ücret İstemez.

Risale-i Nur, neşr-i hakta enbiyaya ittiba eder. Yani hizmetinin karşılığında ecir ve ücret istemez. ücretini Cenab-ı Allah’tan bekler, bu dünya hizmet yeridir, ecir ve ücret yeri değildir. Risale-i Nur un bu metodu riyasız, alkış ve gösterişten uzak, sâfi bir hizmet metodudur. Risale-i Nur bu tarzı ile “şâşaasız hizmet” düsturunu esas almıştır. Halktan istiğna ve iktisada riayet ile de, ilmi vâsıta-i cer etmekten kurtarmış, ilimdeki izzetini muhafaza etmiştir.

SONUÇ:

Bediüzzaman Said Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî isimli eserinde şöyle demektedir:

 “Ben kasemle (yeminle) te’min ederim ki; Risale-i Nur’u senâdan maksadım, Kur’ân’ın hakikatlarını ve imanın rükünlerini te’yid ve ispat ve neşirdir. Halik-ı Rahîm’ime yüz binler şükrolsun ki, kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıplarını ve kusurlarını bana göstermiş. Ve o nefs-i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış.”

Bu ifadelerin ışığı altında biz de tebliğimizde, Said Nursî’nin şahsiyetini nazara vermek değil, belki onun Kur’ân a ve İslâm’a yapmış olduğu hizmeti anlayabildiğimiz ölçüde sizlere aktarmaya gayret gösterdik. Biraz uzun gittik, sabrınızı taşırdık. Ancak, böyle bir allâme-i Kur’ân’ın, böyle bir sahib-i zamanın Kur’an namına medih ve senâsı herhalde israf olamaz. Çünkü o Kur’ân’ın emrindedir, Kur’ân’ın şakirdidir.

Çünkü o, asrın bunalımlarını teşhis etmiş Lokmanı Hekim, tabib-i iman, dellâl-ı Kur ân, mânâ âleminde mütehassıs-ı cihandır.

Bediüzzaman, asrın hastalıklarına Kur’ân’ın eczahanesinden ilaçlar sunan tabib-i zamandır.

Bediüzzaman, sünnet-i Resûlullah’ın ihyasına çalışan ve Kur’ân’ın kutsiyetini ilân eden dellâl-ı Kur’an’dır.

Bediüzzaman, kurtuluşu Kur’ân’da arayan, nazarları Kur’ân’a celb eden rehber-i zamandır.

Bediüzzaman, dâvâ-yı Kur’âniye’nin mes’uliyetini omzuna almış nâşir-i nur-u Kur’ân’dır.

Bediüzzaman, kalb-i küllîyi ve vicdan-ı umumîvi hikmet-i Kur’âniye ile tamireden mimar-ı imandır.

Bediüzzaman, marifetullahın esrarında kulaç atar; küheylân-ı zamandır, muarrif-i Kur’ân’dır. Ve nihayet, beklenen ümid-i İslâm’dır.

Bediüzzaman, mesleğini sağlam temeller üzerine oturtmuştur. Çizdiği. yol hakîmanedir ve fıtrata uygundur. İnsana en lâzım olandan başlamış, beşeri “Tevhid”e çağırmıştır. Müntesiplerini fikrî, kalbî ve ruhî bir istihaleden geçirerek tefekkürün engin ufkunda gezdirmiş, müstakim ve kâmil bir cemaat tesis etmiştir. Dâvetini hikmetle yapmış, yumuşak süz ve tatlı dille mesajını sürdürmüştür. Kaba, sert, tutarsız, kıncı ve yıkıcı bir üslûba asla iltifat etmemiştir. Dâvâsını sabır ve çile içerisinde celâdetle, yılmadan ve yıkılmadan, müsbet hareket ile yürütmüştür. Kenetleşmiş, samimî, hâlis bir fedakârlar ordusu tesis etmiş, küfrün şahs-ı mânevîsi karşısında nurlu ve metin bir şahs-ı mânevi oluşturmuştur. Geleceğe ümitle bakmış, ye’se düşmemiştir. Konuştuğunu yaşamış, yaşadığını konuşmuştur. Yaşayan bir hakikat olarak gönüllerde taht kurmuştur. Mesleğinde, meşrebinde, tarz ve üslûbunda insanı esas almış, ona ulaşmanın yollarını çizmiş, onun inşa ve ikmaline büyük önem vermiştir.

Said Nursî, ihlâs-ı tammı, engin tefekkürü, hadsiz fedakarlığı, toprakvari mahviyeti, imtizaçkârane ruhu, yoKun şefkati, enaniyetsiz büyüklüğü, rekabetsiz hizmeti, gösterişsiz ve hâlis ubudiyeti, metin sadakati ile çağın beklenen halaskârı olmuştur. Yirminci yüzyılda Asr-ı Saadet modelini çağa yansıtmış, Darü’l-Erkam ve Aslıab-ı Suffa usulünü yaygınlaştırarak durgun ve drınuk kitleleri aşk-ı hakikat ile harekete geçirmiştir. İslâm idealini, dinin ulvî ve kudsî gayelerini, her türlü şahsî ihtirş ve menfaatlerin üzerinde tutmuştur. İzzet-i diniyeşi muhafaza etmiş, ihlâs, istiğna, feragat ve âzamî iktisadî hayatına temel esaslar yapmıştır. Merkezden muhite yayılan bir hizmet anlayışı içerisinde ise kendinden başlamış, nefsine hitap etmiştir. Onun hizmet enerjisi, belli bir mekâna, belli bir zamana, belli bir muhite inhisar etmemiş, sürekli ve hasbî hizmet anlayışını her mekânda, her zamanda, her şart altında sürdürmüştür.

Elhasıl: Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’ân’dan telemmü etmiştir. Risale-i Nur,

“Takdir-i Hüda, kuvve-i bazu ile dönmez,
Bir şem’a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.

hakikatına mazhar olmuştur.

Risale-i Nur yüklü mesajı, keskin fikri ve derin ilmi itibarı ile “muallim” vasfını; nefisleri tezkiye, kalpleri tat min, ruhları tezhip etmesi itibariyle de “mürebbi” sıfatı m tadır.

Risale-i Nur’un mütalâası, insana insanı unutturur, insanı marifet iklimine ulaştırır, Kur’ân’ın esrar ve envarında yoğurur, şekillendirir, tasaffi ettirir. İnsanı Resûlullah’a, Kur’ân’a, Allah’a bağlar. Esmâ ve sıfat-ı İlâhiyede tayerân, aşk ve muhabbet-i ilahiyede seyeran verir.

İşte böyle bir Kur’ân tefsiri ve hakikat manzumesine bütün İslâm âlemi, belki umum beşer hidayet noktasından muhtaçtır. Ve her geçen gün, bu ihtiyaç artacak, Risale-i Nur insaniyetin gündeminde kıyâmete kadar tazeliğini koruyacaktır.

Dipnotlar:

1. Nursi, B. S, Münazarat, Sözler Yayınevi,1977 s. 11.

2. Nursi, B. S, Sözler, Envar Neşriyat, s. 131.

3. Nursi, B. S, Mesnevi-i Nuriye, Envar Neşriyat, s,168.

4. Nursî, B. S, Mektubat, Envar Neşriyat, s. 222.

5. Nursi, B. S, Sözler s. 217.

6. Nursi, B. S, Lemalar, Sinan Matbaası,1959, s. 160.

7. Nursî, B. S, Işaratü’l-I’caz, Envar Neşriyat, s. l24.

8. Nursî, B. S, Işaratü’l-I’caz, Envar Neşriyat s. 125.

9. Nursi, B. S, Mektubat, s. 319.

10. Nursî, B. S, Sözler, s. 365.

11. Nursi, B. S, Tarihçe-i Hayat, Envar Neşriyat, s. 609.

12. Nursî, B. S, Mektubat, s. 71.

13. Nursi, B. S, Kastamonu Lahikası, Envar Neşriyat, s. 189.

14. Nursi, B. S, Kastamonu Lahikası, Envar Neşriyat, s. 190.

15, Nursi, B. S, Kastamonu Lahikası, Envar Neşriyat, s. 126.

16. Nursî, B: S; Emirdağ Lahikası, Sinan Matbaası, s. 73.

17. Nursi, B. S, Lemalar s. 171.

18. Nursî, B. S, Tarihçe-i Hayat, s. 629.

19. Nursî, B. S, Mektubat, s. 264.

20. Nursi, B. S, Tarihçe-i Hayat, s. 629.

21. Nursi, B. S, Kastamonu Lahikası, s. 122.

22. Nursi, B. S, Tarihçe-i Hayat, s. 701.

23. Nursi, B. S, Hutbe-i Şámiye s. 38.

24. Nursi, B. S, Münazarat, s. 9.

25. Nursî, B. S, Tarihçe-i Hayat, s. 133.

26. Nursi, B. S, Mektubat, s. 366.

27. Nursî, B. S, Mektubat, s. 367.

28. Nursî, B. S, Sünuhat, Tülûat, İşârât, s. 28.

29. Nursî, B. S, Tarihçe-i Hayat, s. 478.

30. Nursi, B: S, Mektubat, s. 319.

31. Nursî, B. S, Tarihçe-i Hayat, s. 678.

32. Nursi, B. S, Kastamonu Lâhikası, s. 12.

33. Nursi, B. S, Hutbe-i Şamiye, s. 18.

34. A.g.e. s. 7.

35. Nursî, B. S, Emirdağ Lâhikası-2, s. 241.

36. Nursi, B. S, A.g.e., s. 242.

37. Nursi, B. S, Emirdağ Lâhikası-l, s. 18.

38. Nursi, B. S, Sözler, s. 571.

39. Nursi, B. S, Mektubat, s. 48.

40. Nursi, B. S, Emirdağ Lahikası, s. 36.

41. Nursi, B. S, Şualar, s. 202.

42. A.g.e.

43. Nursî, B. S, Emirdağ Lahikası, s. 57.

44. Nursi, B. S, Mektubat, s. 49.

45. Nursi, B. S, Kastamonu Lahikası, s. 113.

46. Nursî, B. S, Sünuhat, Tülûat, İşarát, s. 46.

47. A.g.e. 46.

48. Nursî, B. S, Kastamonu Lâhikası, s. 123.

49. A.g.e. 109; Mektubat, 48.

50. Nursi, B. S, Sözler, s. 314.

Prof. Dr. ŞENER DİLEK

Sünnete Uymanın Önemi!

Evet, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ, mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesâd-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı hatıra getiriyor…
Okunan Yer: 11. Lem’a, 1. Nükte
Açıklayan: Prof. Dr. Şener Dilek

Sebepler tenteneli bir perdedir

bitki-ve-hayvanlar“Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.”

 

Bir nimetin sadece insana olan faydalarına nazar edilirse ona mana-yı ismiyle bakılmış olur. Halbuki  o nimet, insanı ve onun ihtiyaçlarını bilmeyen toprağın, suyun, ağacın yahut güneşin işi olamaz. O nimeti bir Mün’im (nimetlerdiren)  yaratmıştır ve bize ikram etmektedir.

Her biri, bir sanat mucizesi olan varlıklara baktığımızda da onları yapan Sani’ zihnimize gelmelidir. Bir çiçeğin yapılışını ne toprağa verebiliriz, ne suya, ne güneşe, ne de bahar mevsimine. Bunların tümünü birlikte çalıştırarak o eseri meydana getiren Allah, bütün kâinatı onun imdadına göndermekte ve onu taklit edilmesi mümkün olmayan bir sanat mucizesi olarak icat etmektedir.

Sebeplere bakıldığı zaman da “Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.”  Risalelerde çokça ve önemle işlendiği gibi, Cenâb-ı Hak bu hikmet dünyasında bir takım varlıkları bazı sebeplerle yaratmaktadır. Bunun en açık örneği insanın yaratılışına anne ve babasını sebep kılmış olmasıdır. İnsanı anne ve babası yapmış değillerdir, zira onlar da yapılmışlardır. Anne ve babayı yaratan kim ise, onlar vasıtasıyla insanı dünyaya gönderen de O’dur. Aynı şekilde, bir meyveyi ağacın yaptığı söylenemez, zira ağaç da yapılmış, yaratılmıştır. O halde, o ağacı kim yaratmışsa, ondan meyveleri süzüp çıkaran da  O’dur.

Adem babamızın topraktan yaratılması, kavun ve karpuzun ağaç olmaksızın ince bir saptan çıkarılması gösteriyor ki, anne-baba ve ağaçlar sadece birer sebeptirler. Onların yaratılmasında ve onlardan neticelerin süzülüp çıkarılmalarında ayrı İlâhî sanatlar sergilenmekte ve farklı  isimler tecelli etmektedir.

Sebeplere riayet edilmesi fıtratın bir kanunudur. Ağaç dikmeden meyveye kavuşmak mümkün değildir. Ancak bu sebeplere bakıldığında  “Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.” Bunların, o mucize eserleri yapamayacakları düşünülmeli ve  Müessir-i Hakikinin (gerçek tesir sahibinin) ancak  Cenâb-ı Hak olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bir önceki cümlede de ifade edildiği gibi sebepler tenteneli bir perdedir; az bir dikkat ile bu hakikat görülecektir.

Kur’an Tefsiri Risale-i Nur nedir?

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Yaratan Rabbinin adıyla oku!(1) O, insanı bir kan pıhtısından (embriyodan) yarattı.(2) Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.(3) O, kalemle (yazı yazmayı) öğretti. (4) İnsana bilmediği şeyleri öğretti.(5)

Alak Suresi : 1-5

“Risale-i Nur, yalnız bir cüz’i tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki külli bir tahribatı ve İslamiyeti içine alan, dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususi bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarük ve teraküm edilen müfsid aletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumi ve efkar-ı ammeyi ve umumun bahusus avam-ı mü’mininin istinadgahları olan İslami esaslar ve cereyanlar ve şeairler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyi, Kur’an’ın icazıyla, o geniş yaralarını, Kur’an’ın ve imanın ilaçları ile tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle külli ve dehşetli rahnelere ve yaralara, hakkalyakin derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hasiyetinde mücerreb ilaçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda, Kur’an-ı Mucizü’l Beyanın i’caz-ı manevisinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır.”

Sikke-i Tasdik-i Gaybî 31

RİSALE-İ NUR NEDİR VE NASIL BİR TEFSİRDİR?

risaleinur

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI, dili ve muhtevasıyla olduğu kadar, telif tarzı ve tertibiyle de orijinal bir eserdir. Ekseriyetle dağlarda, kırlarda, yahut zindanların amansız şartları altında telif edilen bu eser, telif şartlarından hiç beklenmeyecek bir şekilde, en ağır, en derin, en muğlâk ilmî meseleleri incelemekte, en çetin soruları ele almakta, yüzyıllar boyunca tartışma konusu teşkil edegelmiş problemler için çözümler ortaya koymakta, çağın tereddütlerine cevap getirmekte, üstelik bütün bunları, tamamen kendisine has bir üslûp ve metod içerisinde gerçekleştirmektedir.

Risale-i Nur, yaygın bir şekilde, “çağdaş bir tefsir” olarak tarif edilegelmiştir. Doğrudan doğruya Kur’ân’a dayanması ve bilhassa imana dair bir kısım âyet-i kerimeleri geniş şekilde açıklaması sebebiyle, bu tarif bir hakikati aksettirmektedir. Ancak, gerek tertip itibarıyla, gerekse açıklama tarzıyla Risale-i Nur alışılagelen tefsirlerden ayrıldığı gibi, Külliyatın bazı parçaları (On Dokuzuncu Mektup, Yirmi Dokuzuncu Lem’a, On Dokuzuncu Söz, umumiyetle lâhikalar ve müdafaalar gibi) daha başka ilim dalları içinde mütalâa edilebilecek eserleri teşkil etmektedir. Meselâ İşârâtü’l-İ’câz ile Sünuhat’ın aynı tasnif içine girecek eserler olmadığı, ilk bakışta kolayca anlaşılacaktır.

Risale-i Nur’un en az tefsir kadar önem taşıyan bir diğer cephesi, kelâm ilmiyle ilgilidir. Belki de Külliyatın ekseriyetini kelâm ilmi içinde mütalâa etmek daha doğru olacaktır. Başta lâhikalar olmak üzere geri kalan bölümlerde ise, hizmet metodları ile ilgili bahisler önemli bir ağırlık teşkil etmektedir.

Kelâm tarihi ve klâsik kelâm eserleri ile mukayese edildiğinde, Risale-i Nur’un bu sahada yep yeni bir tarz geliştirdiğini, hattâ bir çığır açmış olduğunu görmek hiç de zor olmayacaktır. Zaten Risale-i Nur Müellifi, eserlerinin çeşitli yerlerinde bu hususu açıkça dile getirmektedir.

***

Risale-i Nur, konuları ele alış tarzı, muhtevasındaki derinliği ve kapsamlılığı birçok kesimin yoğun ilgisini çekmiştir. Bir yandan yurt içinde ve dışında çeşitli halk kesimleri tarafından okunmakta ve diğer yandan hakkında uluslararası sempozyumlar düzenlenmekte ve birçok akademik makale ve tezlere konu olmaktadır.

Meselâ bunlar arasında çağdaş düşünürlerden Faslı Prof. Dr. Taha Abdurrahman, Risale-i Nur’un düşünce dünyasında yaptığı büyük devrimden söz ederken, onun diğer yönlerinin yanında bu yönünün de kayda değer olduğuna dikkat çekmektedir:

“Bazı Batılı filozoflar, her şeyin merkezine aklı aldılar ve sadece aklın ürünü olan hususlara itibar ettiler. Hattâ bu hususta öyle ileri gittiler ki, İncil ve Kur’ân gibi semâvî kitapları ve temsil ettikleri dinleri de aklın etrafında dönen diğer eşya arasına katarak, aklî sistem içinde onlara bir tanım getirdiler. Yani, tıpkı eski insanların dünyayı sabit sanıp güneşin de onun etrafında döndüğünü tevehhüm ettikleri gibi, aklı sabit kabul ederek semavî kitap ve dinleri onun etrafında gezdirdiler.

“İşte Bediüzzaman, Risale-i Nur’la düşünce dünyasındaki bu gidişatı olması gereken mecraya çevirdi-tıpkı ilim dünyasında Kopernik’in yaptığı gibi. Nasıl ki Kopernik, ‘Dünyanın sabit, güneşin onun etrafında döndüğü şeklindeki eski görüşü ortadan kaldırıp; onun yerine, dünyanın hem kendi etrafında, hem güneşin etrafında döndüğünü’ ispat etti; Bediüzzaman da Risale-i Nur’la düşünce dünyasında buna benzer bir inkılâp gerçekleştirdi: ‘İnsanın düşünce dünyası sabit olamaz. Düşünce dünyası hem kendi ekseni etrafında döner, hem de vahiy güneşinin etrafında döner’ diyerek insan düşüncesinin olması gereken asıl yerini tespit etmiş, aklı yalnızlık ve karanlıktan kurtararak aydınlatmış ve rahatlatmıştır.”

Ayrıca Risale-i Nur, bir Kur’ân tefsiri olması itibariyle, aklın yanı sıra, kalb, ruh ve diğer bütün duygulara da hitap etmektedir. Ahlâkın bütün boyutlarına ışık tutmakta ve bir çok sosyal probleme çözümler sunmaktadır. Ancak onun bu ve benzeri daha bir çok meziyetini en iyi şekilde anlamanın yolu her halde onu açıp bizatihi okumak ve yaşamakla olur.

***

Risale-i Nur nasıl bir tefsirdir?

Tefsir iki kısımdır. Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânalarını açıklar, izah ve isbat ederler. İkinci kısım tefsir ise: Kur’ân’ın imanî hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle açıklar, isbat ve izah ederler. Bu kısmın çok ehemmiyeti var. Birinci kısım tefsirler, bu ikinci kısmı bazan özet bir tarzda ele alıyorlar. Fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, benzersiz bir şekilde inatçı filozofları susturan bir mânevî tefsirdir.

Risale-i Nur, her asırda milyonlarca insanın rehberi olan mukaddes kitabımız Kur’ân’ın hakikatlerini subjektif nazariye ve mütâlaalardan uzak olarak, rasyonel ve objektif bir şekilde izah edip insaniyetin istifadesine arz edilen bir külliyattır.

Risale-i Nur, Kur’ân âyetlerinin nurlu bir tefsiridir. Baştan başa îman ve tevhid hakikatlarıyla müberhendir. En avamdan en havassa kadar her sınıf halkın anlayışına göre hazırlanmış ve müsbet ilimlerle mücehhezdir.

Risale-i Nur, asrın ihtiyaçlarına tam cevab verir. Aklı ve kalbi tatmin eder. Vesveseli şübhecileri ikna eder. Hattâ en inatçı filozofları dahi teslime mecbur eder.
Risale-i Nur, akla gelen bütün istifhamları bertaraf eder. Zerrelerden güneşlere kadar îman mertebelerini açıklar. Vahdâniyet-i İlâhiyeyi ve nübüvvetin hakikatini ispat eder.
Risale-i Nur, yer ve göklerin tabakalarından, melâike ve ruh bahsinden, zamanın hakikatinden, haşir ve âhiretin vukuundan, Cennet ve Cehennemin varlığından, ölümün mâhiyetinden; ebedî saadet ve şekavetin kaynağına kadar, akla gelebilecek bütün imanî meseleleri en kat’î delillerle aklen, ilmen ve mantıken ispat eder… Pozitif ilimleri teşvik eder. Kesin delillerle aklı ve kalbi ikna eder ve merakları izale eder.

***

Büyük şâirimiz merhum Mehmed Âkif, bir üdebâ meclisinde, “Viktor Hügolar, Şekspirler, Dekartlar; edebiyatta ve felsefede, Bediüzzaman’ın bir talebesi olabilirler” demişti.

***

Bediüzzaman, Risale-i Nur’la beşeri sefâhet ve dalâletten kurtarırken, korku ve dehşet vermek tarzını tâkib etmez. Gayr-ı meşru bir lezzetin içinde, yüz elemi gösterir, hissi mağlûb eder, kalb ve ruhu hissiyata mağlûb olmaktan korur. Küfür ve dalâlette de, bir zakkum-u Cehennem tohumu olduğunu, dünyada dahi Cehennem azabları çektirdiğini; buna mukabil îmanda, İslâmiyet ve ibâdette leziz lezzetler ve zevkler bulunduğunu ve Cennet çekirdeği ve meyveleri gibi dünyada dahi bir nevi mükâfata nâil eylediğini isbat eder.

***

Kur’ân-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitaben Arş-ı A’lâdan irad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamana ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi’dir.
Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’ân-ı Azîmüşşana tefsir olamaz. Çünki Kur’ân’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi’ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur’âniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.

Binaenaleyh Kur’ân’ın ince mânâlarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ulemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin; ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin.

Evet Kur’ân-ı Azîmüşşanın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nâfiz bir içtihada mâlik ve bir velâyet-i kâmileyi haiz bir zât olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telâhuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından âzâde olarak tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur. İşte Kur’ân’ı ancak böyle bir şahs-ı mânevî tefsir edebilir.

***

İşte büyük ulemâ-i İslâm ve meşâyih-i kiram çok tecrübe ve imtihanlarla şöyle bir kanaata varmışlardır ki: Bediüzzaman ne söylerse hakikattır. Bediüzzaman’ın eserleri, sünuhât-ı kalbîye olup, cumhur-u ulemânın tasdik ve takdîrine mazhardır.

***

Risale-i Nur, Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyânın bu asırda bir mu’cize-i mâneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir. Evet Risale-i Nur kalblerin fatihi ve mahbubu, ruhların sultanı, akılların muallimi, nefislerin mürebbii ve müzekkîsidir.

***

İşte Bediüzzaman Said Nursî; Kur’an-ı Kerîm’deki bu asrın muhtaç olduğu hakikatleri keşfedip, Nur risalelerinde, herkesin kabiliyeti nisbetinde istifade edebileceği bir tarzda tefsir ve îzah etmek muvaffakıyetine mazhar olmuştur. Bunun içindir ki: Risale-i Nur, emsali görülmemiş bir şâheserdir kanaatına varılmıştır.

http://www.bediuzzaman.net

SABRİ ARSEVEN (SIDDIK SABRİ, SANTRAL SABRİ, NUR İSKELE MEMURU)

Sabri Arseven, Eğirdir’in Bedre köyünün imamıdır. Bediüzzaman Sadi Nursî’ye talebe olup, onun mukaddes davasına hizmetkâr olan bahtiyar simalardandır. 

l893 senesinde dünyaya gelen Sabri Efendi, l954 senesinin 20 Şubat’ında Eğirdir’in Pazar Köyünden Bedre’ye dönerken kamyonun devrilmesiyle, beyin kanaması geçirmiş ve böylece Hakk’ın rahmetine intikal etmişti.

Bediüzzaman, Sabri Efendinin cenazesine bizzat iştirak etmişti. Elli haneli Bedre köyünün mezarlığında medfun Sabri Hocanın mezar taşında şunları okumaktayız:

“Gel nazar kıl mezarımın taşına,
Âkil isen aklını al başına.
Ben de bir dem sürdüm sefa cihanda,
Akıbet bak, taş diktiler başıma.”

l943 sensinde Bediüzzaman’la birlikte Denizli’de dokuz ay hapis yatan Sabri Efendi için Nur’un mektuplarında çeşitli iltifatlar ve takdirkâr cümleler bulunmaktadır. Bunlardan birinde, Kastamonu mektuplarında şunları okumaktayız:

Üstad’la kardeşlik sikkesi

“Sıddık Sabri! Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman, bir hiss-i kablelvuku ile kalbime geldi: Bu zat mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden razı olsun.”

Sabri Hocanın da ayak parmaklarının ikinci ve üçüncüsü, Bediüzzaman’ın ayak parmakları gibi birbirine yapışık bir şekildeymiş. Kastamonu mektuplarındaki cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesi” mezkûr mânaya işaret etmektedir.

Nur iskele memuru

Hacı Sabri Efendi, Nur Risalelerinin ilk neşir senelerinde santrallık vazifesini hakkıyla yapmıştı. Etraf köylere Nurları yaymıştı. Barla’da bulunan Bediüzzaman’la bir santral gibi irtibat kurmuştu.

Eğirdir Gölü sahillerinde her köyün, nahiye ve kazalarının iskeleleri vardır. Bedre, İlama ve Barla iskeleleri birbirini takip ederek sahil boyunca uzanır. Sabri Efendi, bulunduğu Bedre köyünde “Nur iskele memuru” olarak da vazifesini yapmıştı. Nurları Bedre iskelesinden diğer köylere tevzi ederdi. Sadakat ve bağlılığının bir nişanesi olarak Bediüzzaman kendisine “Sıddık Sabri” diyordu. Albay Hacı Hulusi Yahyagil’e nisbet ediyor; “Hulusi-i Sani” yani “İkinci Hulusi” diyordu Bediüzzaman.

Eğirdir Gölünün güzel sahillerinde, Nur iskele memuru Santral Sabri’nin aziz hatıraları dillerde söylenir durur. Dilden dile naklolan bu hatıralardan birinde şunları tespit etmiştik:

Bediüzzaman’ın cübbesi ile yangını söndürdü.

Bediüzzaman’ın Barla’da Nur Risalelerini telif ettiği senelerde, yani l926 ve l934 seneleri arasında Bedre yakınlarındaki bir korulukta yangın çıkıyor. Sabri Efendi bu alevleri ne yaptıysa söndüremiyor, önleyemiyor. Neticede sırtında Üstad’ından yadigar olarak bulunan cübbeyi çıkartarak alevlere doğru uzatıyor, dalga dalga yayılmak istidadı gösteren kızıl alevlere hitap ediyor: “Yak işte yakalabilirsen, işte bu Bediüzzaman’ın cübbesi!”

Az sonra alevler çekiliyor, ferini kaybediyor ve nihayet sönüp gidiyor. Bu hâdise Bediüzzaman’a intikal edince, Nurlu Üstad tebessüm ederek Sıddık Sabri Efendiye hitaben: “Keçeli, beni orman koruyucusu mu yaptın!” diye latife yapıyor.

Sabri Efendi gibi mübarek zatların en zor şartlar altındaki hizmetleri sayesinde, Nur Risaleleri bugün iman ve irfan ufkumuzu güneşler gibi aydınlatmaktadır. Allah onlardan ebediyyen razı olsun. Âmin.

(Son Şahitler kitabının, birinci cildinden derlenmiştir…)

Makale Yazarı:

Son Şahitler

MEHMED EMİN BİRİNCİ

  1933’te Rize-Pazar Hisarlı köyünde dünyaya geldi. Ankara ve İstanbul’da Risale-i Nur  neşriyatı ile başlayan hizmet  hayatı devam etmektedir.

“Sene 1947… Ortaokul son sınıfındayım. Memleketimizin düçar olduğu, karanlık devirlerin son yıllarını yaşamaktayız. Karanlık devir, zulmet devri… Zira çok iyi hatırlıyorum, köylünün elbirliği ederek tutmuş olduğu köy imamından, din dersleri almak için bütün köy çocukları camiye gidiyoruz. Din dersleri denince, Kur’ân okumak, namaz hallerini öğrenmek,  îman şartlarını bellemekten  ibaret…

 

“Fıtraten dindar olan Türk milletinin ruhunda cahil bile olsa Kur’ân’a karşı olan saygı ve bağlılık sonsuzdur. Bu duygunun icabı olarak din derslerinin çocuklara öğretilmesinde azamî gayreti göstermektedirler.

“Öteden beri dine olan baskının devamı olan Türkçe ezan ve kametin hâlâ  hükümran olduğu o zamanlar, elinde çantasıyla köye gelen tahsildarlardan nasıl korktuğumuzu ve elimizdeki amme cüzünü ve Kur’ân-ı Kerim’i nasıl sakladığımızı hiç unutamıyorum. Hattâ bir defasında korkudan, evimizin altındaki  hayvan yemliği içine girdiğimi çok iyi hatırlıyorum.

“Zaten üç ay yetecek kadar yiyeceğini temin edebilen köylünün ödeyebileceği meteliği de bulunmazdı ki… Fakat ne olursa olsun tahsildarın aldığı emir, demiri kesmekte, zavallı köylünün paslı tenceresini ve bakır kaplarını haczeder (!) ve köylü gözyaşını içine döker…

“Bununla kalsa razıdır belki! Civar köylerin kaç hayvanı olduğunu tespit için memurlar geldiği duyulunca, köylüler gece yarısı sicim gibi yağmur altında  hayvanlarının bir kısmını dağa kaçırmakta ve birkaç geceyi dağlarda geçirmektedir. Ta ki birkaç hayvanı, vergiye dahil olmasın.

“Elhasıl, çileli devirlerin çocukları olarak biz de okula devam ediyoruz.

“Yemyeşil Karadeniz şeridinin mavi ile birleştiği sahil kesiminde o zamanlar çay ziraatı olmadığı için erkeklerin yüzde sekseni gurbete çıkar, kazandığı üç-beş kuruşla ailesinin nafakasını temin ederdi.

Remzi Efendi ile Halil Dayı

“Bu cümleden olarak, bizim akrabalarımızdan Remzi Efendi ile Halil Dayı da, mezkûr gurbetin daimî müşterileri idiler. Kızılırmak’ın denize dökülen kısmında balıkçılıkla meşgul oluyorlardı. 1948 gurbet dönüşlerinde kendilerinde bambaşka bir değişme olmuştu. Bütün köylü -hattâ civar köyler- bu iki zattan bahsetmeye başlamışlardı. O zamana kadar dine lâkayd kalan bu iki şahıs nasıl oldu da birden bire  değişivermişlerdi.

“Sonradan öğrendik ki, bir tarikata intisap etmişler. Bütün günahlarına tövbe ederek kazaya kalan namazlarını eda ederek ellerinden geldiği kadar takva ile hareket etmeye başlamışlardı.

“Balık avlama mevsimi  gelince yine gurbete açıldılar. Mekânları yine Kızılırmak’ın bulanık olarak denize dökülen kısmı ve balıkçı barakaları… Bu sefer diğer arkadaşları, onlara bir başka gözle bakmakta; kimisi gıpta ile kimisi alaylı… Fakat onlar aradıklarını bulmanın sevinci içinde daima Hakkı zikretmekte, her işlerin Besmele ile yapmaktadırlar. Huzur içindeler.

 

“O sene de balıkçılık mevsimi bitince avdet etmek üzere Bafra’ya gelirler. Bafra’da Hacı İhsan Bey, Muammer Efendi ve daha birkaç zatla tanışırlar. Sohbet esnasında Muammer Efendi bunlara Afyon taraflarında Bediüzzaman isminde bir büyük zatın bulunduğunu, birçok eserleri olduğunu, hükümet onun nüfuzundan korktuğu için, daimî tarassutta bulundurduğu ve sair bazı malûmatlar vererek, nazar-ı dikkatlerini Bediüzzaman Said Nursî ismine çekiyorlar ve kendilerine bir-iki küçük kitap veriyor.

“Remzi Efendi ile Halil Dayı bu heyecanla köye geliyorlar… Bazı tasavvufî meselelerle birlikte, Bafra’da Muammer Efendi ile aralarında geçen muhavereyi bizlere naklediyorlar. İşte ilk olarak Bediüzzaman ismini 1949 yılında (Allah rahmet eylesin) bizim Remzi Efendiden duydum. Remzi Efendi çok kısa zamanda hakikata ulaşmış, Risalelerin hepsini daha okumadan Bediüzzaman’ın çok yüksek bir zat olduğuna kanaat getirmişti. Okumaya çok meraklı olan Remzi Efendi Nur Risalelerini getirmek istiyor, fakat bir türlü elli,  yüz lira bulup sipariş edemiyor.

“Remzi Efendinin akrabalarından Hakkı Usta diye bir zat var. Bu zat  gemi inşaat ustasıdır. Bir gün bir teknenin motor kısmını monte ederken ‘Arkadaşlar’ diyor. ‘Bizim Remzi Efendinin bildiği yüksek, âlim bir zat var. Onun çok güzel kitapları varmış. Birkaç kuruş verin de o zatın kitaplarından getirtelim, bizim de istifademiz olur.’ Bu söz üzerine 33 lira kadar bir para toplarlar. O zamana kadar, başı pek ender secdeye değen Kadir Usta da buna iştirak eder. Biraz da kendileri ilâve ederek, kitapları sipariş ederler. Aradan on beş-yirmi gün  geçince ayakkabıcılıkla  iştigal eden Sefer Usta, bir akşam üstü  bir torba kitapla köye gelir.

“Merak ve heyecanla torbayı açınca büyük büyük bazı eskimez yazılı kitaplar çıktı. Hemen karıştırdılar. Oradan buradan okumaya başladılar. Birisi Beşinci Şua diye bir bahis bulmuştu. Tam aradığı yer burası idi. Remzi Efendi gönlünün istediğini elde etmiş, duası kabul olmuş Risale-i Nurlara kavuşmuştu.

“Bunların heyecanı yavaş yavaş bana da tesir etmeye başlamıştı. Fakat eskimez yazıyı okuyamadığım için ancak onları dinlemekle iktifa ediyordum. Akşamları Hakkı Ustanın evine giderek: Ne olur Hakkı Amca, biraz oku da dinleyelim. Biz de istifade edelim’ diyordum. Ama  o, sabahtan beri çalışmanın yorgunluğu ile hemen uyuklamaya başlıyordu. Köyde yapılacak başka işim de yoktu. Ne yapıp yapmalı, mutlaka bu yazıyı okumasını öğrenmeliydim.

“Ahdettim, cehdettim, belki inanılmaz, ama yirmi gün içinde eskimez yazılı kitapları okumaya başladım. Azmin elinen hiçbir şeyin kurtulmadığının canlı bir örneği bu…

“Gerçi ilk zamanlar bu Risaleleri tam anlayamıyordum. Fakat içimde bu kitapların, bu zamanın insanlarına en faydalı kitaplar olduğuna dair bir his vardı.

“Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine sonsuz bir saygı ve hürmetle bağlanmıştım. Fıtrî olarak, içimdeki bir hissin sevkiyle okuldaki  arkadaşlarımdan yine yakın olanlara Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u anlatmaya başlamıştım. Hattâ İhlâs Risaleleri’ni yeni yazı ile deftere yazdım. Okumaları ve istifadeleri için arkadaşlarıma  verdim.

“Bir gün bizim Remzi Efendi, Hakkı Ustaya diyor ki: Hakkı Usta, on lira ver. Sözler Mecmuasını ısmarlayalım.’ Hakkı Usta aldırış etmez.  Bu istek birkaç kere tekrarlanır.  Yine vermeyince bir gece Hakkı Usta bir rüya  görür. Şöyle anlatır rüyasını:

“Gece yatsı namazını kılıp  yattım. Rüyamda bir tayyare beni aramaya başlamış. Evim kara yemiş ağaçlarının içinde olduğu için  yukarıdan kolay kolay görülmüyor. Fakat tayyare mütemadiyen alçalarak uçuyor. Ha bomba attı ha atacak, derken benim kalbimde çatlarcasına atıyor. Bu esnada uyandım. Korkunun dehşetinden bir daha uyuyamadım. Sabah erkenden Remzi Efendiye gidip ‘Al kardeşim şu on liranı, bu akşam az kalsın beni öldüreceklerdi.’  Bunun üzerine Remzi Efendi, Sözler mecmuasını sipariş verir.

“Bu seferki siparişte teksir edilmiş bir kısım yeni yazı Risaleler de gelir. Bunlardan bir tanesinde, Muallim Mustafa Sungur’un müdafaası ve Üniversite Nur Talebelerinin Adliye Vekiline yazdıkları bir dilekçe vardı.

“Gelen Risaleleri, hususiyle Mustafa Sungur’un merdane ve cesurane müdafaasını okuya okuya ezberlemiştim. Köylerde ve kazalarda kahvelerde bana okuttururlardı. Halis bir niyetle yazıldığı belliydi. Bazıları böyle bir devirde böyle bir müdafaanın nasıl yazılabildiğini merakla, takdirle dinliyordu. Ben de zevkle, bıkmadan okuyordum.

“Her tarafta bizlerden bahsedilmeye başlandı. Hattâ Kadir Usta kısa zamanda öyle hale geldi ki, Risale-i Nur’un  hakikatlerini dünyaya ilân etmek için  harekete geçmiş gibiydi. Köylerde, kahvelerde artık, hep Nurlardan, Nurculardan konuşmaya başlamıştı.

“Risale-i Nur hareketinin müessiriyeti dalga dalga  yayılmaya başladı. Bafra, İnebolu ve İstanbul’daki Nur Talebeleriyle mektuplaşmaya başladık. Bu arada Üstad’ın bazı lâhika  mektupları da geliyordu, sevinçle okuyorduk.

“Ortaokulu bitirdikten sonra, bir yıl okumaya ara verdim. O zaman amcam  Yusuf Birinci bir motorda çalışıyordu. Samsun’dan mal getireceklerdi. Beni götürmelerini rica ederek Samsun’a gittim.

Samsun mahkemesi

“O günlerde Mustafa Sungur Ağabey’in Samsun Ağır Ceza  Mahkemesinde muhakemesi vardı. Samsun’da çıkan Büyük Cihad  gazetesinde ‘En Büyük İsbat’ başlığı  altında yazdığı  yazıdan dolayı  muhakeme olacaktı. Bafra’daki Muammer Efendi ile mahkemeye gittik. Birkaç tane başka davalar gördükten sonra, mübaşir ‘Mustafa Sungur!’ diye çağırdı.

“Jandarmalar tarafından kelepçeleri çözülen Mustafa Sungur’u ilk olarak mâsum yüzüyle maznun sandalyesinde gördüm. Hak ve hakikatı duyurmak, insanlığa gerçek saadeti sunmak için kendi hürriyetini kelepçeye vuran, büyük ruhlu Sungur’u  işte o zaman tanımak şerefine erdim. Mahkeme müddetince hep ona baktım, hep onu süzdüm, bir başka dava sebebiyle müdafaasını ezberlediğim Sungur, bu Sungur’du. Mahkeme reisinin: Bediüzzaman Said  Nursî senin neyindir?’ sorusuna karşılık: Üstadım, hocamdır!’ cevabından başka mahkeme safahatından hiç bir şey aklımda yok… Ancak onun o andaki nuranî halinin ve davasına olan sadakatinin bende akisleri var. Ve kollarına tekrar kelepçe takılarak hapishaneye giderken mütebessim çehresi gözlerimin önünde…

 

“Ertesi gün bir fırsatını bulup, hapishaneye ziyarete gittim. Hiç bir şikâyette bulunmadı. Hapishanede Risaleleri okutmadıkları için bana bir tane ‘El-Munkızu Mineddalâl’ kitabını getir. ‘Boş zamanlarımda mütalâa edeyim’ dedi.

“İstediği kitabı alıp getirdim. Hapishanenin parmaklıkları arasından selâmlaşarak ayrıldık. Bu görüşmeler beni bir kat daha Risale-i Nur’un hakkaniyetine ve kudsî davanın  hizmetlerine bağladı. O  halet-i ruhiye ile memleketime döndüm ve arkadaşlara Samsun seyahatimi anlattım.

“İstanbul’a gelişim”

“Sene 1952… İki arkadaş, yatılı bir okula girmek için İstanbul’a geldik. Nihayet Deniz Astsubay Okuluna girmek için lüzumlu evraklarımızı tamamladık, muayenelerimiz bitti. Neticede bana dediler ki: Senin tansiyonun biraz yüksek, bunun için sen okula giremeyeceksin.’ ve ben okula giremedim. ‘Tevekkeltü Alâllah’ deyip neticeyi beklemeye başladım. Bir müddet yakın akrabalarımın yanında kaldıktan sonra bir otelde kâtiplik yapmaya başladım.

İstanbul’daki mahkeme

 

“O günlerde Hür Adam Gazetesinde bir haber gördüm: Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yarın mahkemesi var.’ diyordu. Dizlerimde mecâl kalmamıştı. Heyecandan titredim. Birkaç yıldan beri nurlu kitaplarını okuduğum büyük ve eşsiz Üstadı görmek nasip olacaktı. Muhakeme olacak yeri öğrendim ve erken saatlerde mahkeme koridorunda beklemeye başladım. Kısa zaman içinde koridor tamamen doldu. Mahkeme saati yaklaşınca o kadar izdiham oldu ki, aşağıdaki  caddeden tramvaylar geçemez oldular, otobüsler yollarını değiştirdiler. (O zamanki Adliye, şimdiki Büyük Postahanenin üst katı idi). Halk, Adliyenin karşısındaki evleri ve hanları doldurmuş muazzam kalabalığa temaşa ediyordu. Mahkeme saati yaklaştı ve aziz Üstad, hasretini her an bütün duygularımla  hissetiğim büyük insan, tarihî şahsiyeti ve kıyafetiyle koridorun başında göründü. Telaşsız ve fütursuz, vakur adımlarla dim dik yürüyerek binlerce kendisini karşılayanları iki eliyle selâmlayarak mahkeme kapısına kadar geldi.

 

Yanında üniversitede okuyan sadık talebeleri vardı. Mahkeme kapısı açılınca kendimi içerde buldum. Yüç kişilik yere binlerce kişi girmek istiyordu. Mahkeme reisi bu izdiham karşısında mahkemenin cereyan edemeyeceğini, salonun boşaltılmasını rica etti. Fakat hiç kimse istifini bozmadı. Birkaç dakika sükûttan sonra Üstad’ın dönüp taleberine bir bakması kâfi geldi ve kalabalık bir anda dışarıya çıktı. Fakat yine biz mahkemeyi içerde ayakta dinledik.

 

Akşehir Palas’ta

 

“Üstad’ın Akşehir Palas’ta kaldığını öğrenince ertesi günü hemen otele gittim. Görüşmek istedim. Mahcubiyetimden ve heyecanımdan ısrar edemiyordum. Yanında kalan ve hizmet eden Üniversiteli Nur Talebelerine gıbta ediyordum. Ne olurdu ben de onların yanında bulunaydım, diye coşar bir arzu ile istiyordum. Kaç kere Akşehir Palas Oteline  gittimse de orada görüşmek nasip olmadı.

“Yine bir defasında görüşmek için gittiğimde o zaman hizmetinde bulunan Üniversiteli Muhsin Alev dedi ki: ‘Üstad yarın karşımızdaki küçük camide Cuma namazına gidecek, sen de gel oraya, görürsün.’ Gittim.

Üstad arka tarafta müezzin mahfelinde namaza durdu. Ayaklarındaki çorapları çıkarmıştı. Çok dikkatli bakıyordum. Her selâmdan sonra dişlerini misvaklıyordu. Namaz bitti. ‘Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahüekber…’ Sonra herkes dua etmeye başladı. Ben baktım Üstada. Tesbihatı bitirmediğinden bir eliyle tesbih çekiyor, diğer elini kaldırmış, umumî duaya amin diyordu.

Namazdan sonra görüşmek yine nasip olmadı. Bu arada Abdülmuhsin Alev’in kaldığı Süleymaniye’deki evine gitmeye başladım. Yavaş yavaş orada Risaleleri daha fazla okuyabiliyordum. Hem de oraya gelenlerle beraber okuyorduk.

“Bir gün Abdülmuhsin, benim bulunduğum otele gelerek ‘Filan gazetede bir haber var. Onu Üstad görmek istiyor, tanıdığın bir bayi varsa, para vermeden emaneten o gazeteyi al, sonra iade edersin?’ dedi. Ben de gittim, aldım, sonra bayiye geri verdim.

“Yine bir başka gün Abdülmuhsin yanıma gelerek ‘Üstada sormak istediğin, yazılmasını arzu ettiğin bir sualin var mı? Üstad soruyor. Sualin varsa söyleyelim’ dedi. Hiç unutmam. Demiştim ki: ‘Namazın ta’dil-i erkânına dair bir kitap yazsa iyi olur.’ Gülümsüyordu. Gitti. Ve ondan birkaç gün sonra bir bavulla bana gelerek, ‘Bunlar senin yanında biraz kalsın. Üstad Hazretleri Akşehir Palas’tan çıkıyor. Fatih’teki Reşadiye Oteline gidecek. Bunları bir müddet sonra alacağız’ dedi. Üstad’ın eşyaları imiş. Bir müddet sonra aldılar. Ve Üstad Akşehir Palastan Reşadiye Oteline gitti.

“Üstadı ilk ziyaretim”

“Artık sabrım tükenmişti. Ne yapıp yapıp Üstadı görecektim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Fatih’e gittim. Reşadiye Otelini buldum. ‘Falan odada kalıyor’ dediler. Çıktım. Beni Abdullah Yeğin Ağabey karşıladı. Ve Üstad’ın hizmetinde bulunanların kaldıkları odaya götürdü. Üstad kendi odasından bir ara abdest almak için çıkınca tekrar odasına giderken beni gördü. ‘Bu kimdir?’ diye sormuş olacak ki, biraz sonra beni çağırdılar, gittim. Titreyerek, çekinerek, ürkerek Üstad’ın odasına gittim. Elini öpmek için yaklaşırken bana işaret ederek ‘Otur’ dedi, oturdum. O esnada Hz. Üstad, Türk Milliyetçiler Derneği tarafından Süleymaniye Camiinde okutulmakta olan Mevlid-i Şerifi küçük el radyosundan dinliyorlardı.

“Mevlid yayını bitince kalktım ve büyük Üstad’ın elini öptüm. Hz. Üstad da alnımdan öperek nereli olduğumu ve ne yaptığımı sorunca dilim tutulmuştu. Orada beni tanıyanlar cevap verdiler. Risale-i Nuru okuduğumu, elimden geldiği kadar hizmet ettiğimi söylediler. Hz. Üstad bana dönerek:

 “Seni, hem Zübeyir, hem Bayram, hem Ceylân, hem Hüsnü, hem Tahirî, hem de Abdülmuhsin gibi kabul ettim. Risale-i Nur’a hizmet eyle’ dedi.

“Kendime geldiğim zaman, o mübarek zatın sıcacık eli hâlâ şakaklarımdaydı. Ruhumla birlikte bir anda bütün duygularımın yıkandığını hissetim. İkindi namazını oradaki arkadaşlarla kıldıktan sonra otelden ayrıldım. Bütün vücudumda bir hafiflik, bir rahatlık hissediyordum. Büyük Üstad’ın elini öpüp, onun mübarek duasına nail olmanın huzuru ve saadeti gönlümde bambaşka ufuklar açmıştı. Hele bana iltifat ederek bizzat kendine hizmet eden has talebeleri arasına dahil etmesinin sevinci içimi daha bir başka yakmakta idi. Tarifi imkânsız bir saadete kavuştuğumu hissediyordum.

“Kendimi Nurlara vermeliyim”

“Artık bundan sonra  ben de kendimi Nurlara vermeliydim. Bu hayatımı Nur’un inkişâf ve tealisi uğruna vekfetmeli, feda etmeliydim. Nasip, kısmet bu. Cenab-ı Hakkın takdiri bu. Nereden, ne için İstanbul’a geldim?  Nasıl, ne biçim hâdise ile karşılaştım. Elbette ‘Kader söylese ihtiyar-i cüz’î susar, iktidar-ı beşer konuşmaz.’ Bizim de ihtiyar-ı cüz’îmiz sustu. Ve iktidarımız elimizde olmayan bir istikamete itildi. Ve Nur’un, Nur cemaatinin, halis-muhlis mü’minler topluluğunun müşfik kucaklarına düştüm. Merhamet dağıtan sinelerine rabt oldum. Memleketin ücra bir köşesinde gerçekten ihtiyarımız harici, karınca kararınca birkaç seneden beri yapmakta olduğumuz, daha doğrusu istihdan edildiğimiz kudsî hizmetin, cihanşümûl îman davasının  nurlu  menbaını bulmuş, Allah’ın inayetiyle kafile-i Nur’a dahil olmuştum. Sevincim hudutsuzdu. Ehemmiyetsiz bir sebepten dolayı demek ki hıfz-ı İlâhî bizim gibi bir âcizi büyük Üstad’ın hizmetinde istihdam edecek bir kemter olarak kabul buyurmuş ki, böyle bir saadete nail oluvermiştim.

“Halis niyetin kabule karin bir dua olduğunu Risale-i Nur’da okumuştum. Daha ilk Risale-i Nur’u Üniversite Nur Talebelerini duyup onların hizmetlerinden bahsedilirken kalbimden geçirmiştim ki, ne olurdu ben de aralarında olsaydım. Nasıl onlar Üstada ve Risale-i Nur’a hizmet ediyorlarsa ben de onlara hizmet edeydim. Cenab-ı  Hak bu niyetimin kabûlünü Hz. Üstadı bilfiil ziyaret etmek suretiyle gösterdi. Hadsiz hududsuz hamdü senâlar…

 Fatih’te Cuma namazı

“Üstad Hazretlerini ziyaretimden kaç gün geçtiğini bilemiyorum. Bir gün dediler ki: ‘Yarınki Cuma namazını Üstad Fatih Camiinde kılacak.’ Namaz vakti camiye gittim. Daha evvel tanıdığım birkaç arkadaş da orada idiler. Osman Köroğlu ismindeki bir arkadaş hemen orada bulduğu seyyar bir fotoğrafçıya tembihleyerek Üstad Hazretleri camiden çıkarken fotoğrafını çekmesini söylemişti. Hz. Üstad ezan okunurken camiye geldi. Namazı müezzin mahfelinde kıldıktan sonar, Nur Talebeleriyle birlikte dışarı çıktık. Üstad bizim beş metre kadar önümüzde gidiyordu. Tam Fatih türbesine girilen kapının önüne gelince durdu. Kabristana yarım dönük vaziyette ellerini açıp Fatiha veya dua okumaya başladığı zaman fotoğrafçı hemen birkaç resim çekti, Hz. Üstad ses çıkarmadı. Hep beraber Reşadiye Oteline kadar yürüdük. Onlar yukarı çıktılar. Biz de yerlerimize gittik.

“İkinci defa Üstadımızı görmüş olmak bana dünyalar verilse değişmeyeceğim bir sevinç verdi. Artık sık sık Süleymaniye’deki 50 numaralı eve gidiyor ve oradaki Nur Taleberinden hizmetin usûl ve metodlarını öğreniyordum. Baktım olacak gibi değil. Otelde çalışırken biriktirdiğim bir miktar param vardı. ‘Tevekkeltü Allah, bu bitinceye kadar Allah Kerim’dir’ dedim ve otelden ayrılarak ben de onların yanında kalmaya başladım. Her hallerini dikkatle takip ediyordum.

Sabah dersleri

“Sabah namazını evde kılıp çıkıyor, sabah derslerine Aksaray ve Saraçhanebaşı’ndaki parka münavebeli gidiyorduk. (Aksaray ve Saraçhanebaşı’nın şekli o zaman başkaydı.) Sabahın erken saati olduğu için etraf sessizdi. Oralarda bir-iki saat Risale-i Nur’dan okur ve tefekkür ederdik. Ara-sıra bazı kimseler de derslerimize iştirak ederlerdi.

“Yine bir gün Aksaray parkında Risale-i Nur’dan haşre dair bir bahis okunmaktaydı. Bir genç karşı kanepeye oturmuş bizi dinliyordu. Her meseleyi olduğu gibi, haşir meselesini de iki kere iki dört eder derecesinde isbat eden Risale-i Nur’un muknî ve müdellel izahlarına o genç hayran kalmış, bilhassa ‘İncir ağacı kendisi çamur yer, yavrusu hükmündeki meyvelerine süt içirir’ mealindeki cümle çok hoşuna gitmiş. Bundan sonra derslerimize devamlı gelmeye başladı. Artık yavaş yavaş arkadaşlara ısındım. Beraber hizmete devam ettik. Bir gün Abdülmuhsin;

‘Arkadaşlar! Üstad bir yerde diyor ki: ‘Ben dünya yükümü bir elimle kaldırabilirim’ (elindeki büyükçe bir bohçayı göstererek), ‘İşte Üstad’ın dünyadaki malı mülkü, hepsi bu kadar’ dedi.

“Memlekete döndüm”

“Hz. Üstad, İstanbul’dan Emirdağ’a gitti. Ben de altı ay kadar İstanbul’a hizmette bulunduktan sonra askerlik yoklaması için memlekete gittim. Yanımda merhum Eşref Edip’in bastığı küçük Tarihçe-i Hayat’tan bir miktar götürmüştüm.

“Bizim Kadir Amca Risale-i Nur’un hakikatlarını herkese anlatmak istiyor, kendisinin eline daha evvel geçmediği için hayıflanıyordu. Müftülere, hocalara, kahvelere gider, daima Üstad Bediüzzaman’dan, onun büyük   hizmetlerinden bahseder ve anlatırdı. Bu hal bazı münafıkların ve din düşmanlarının hoşuna gitmez, çeşitli bahaneler ararlardı. ‘Ata et, arslana ot atılmayacağını’ yani her mevzuun herkese anlatılmasının mahzurlu olacağını tam kestiremeyen Kadir Amca, halis bir niyetle ve insanları irşad etmek kasdiyle gece gündüz demeden anlatıyordu. Onun bu vaziyeti gizli din düşmanlarının şikâyetine mucib oldu. Defalarca şikâyet edildi. Savcılık harekete geçmeyince, bu kere, ‘Gizli bomba imal ediyor’ yalan ihbarlarıyla savcılık arama kararı çıkartarak Kadir Amcanın atölyesini ve evini arattırıyor. Neticede Risale-i Nur’dan birkaç parça ile dinî kitaplardan başka bir şey bulunamıyordu. Aynı arama kararında benim ve Halil Santepe isimli  -Bize ilk Risale-i Nur’u getirenlerden- zatın evinin aranacağını haber aldık. Ben aramaya gelenleri iskele dediğimiz yerde bekledim. Birkaç saat sonra geldiler, beni sordular.

“Arama kararı aldıklarını, binaenaleyh  evimizi arayacaklarını söylediler. Eve doğru yürümeye başladık. Bulunduğumuz yerden evimize yirmi dakikalık  mesafe vardı. Aramaya gelenlerden biri ilçe jandarma komutanı, diğeri Sami isimli bir polis memuruydu. Yağmur hafiften yağıyor ve biz hızlı adımlarla bizim eve doğru gidiyoruz. Yanımızda onlardan başka bizim akrabalarımızdan bir çocuk var. Ona mahallî lisanla, arka taraftaki yoldan çabuk bizim eve gitmesini, masada bulunan silâhı almasını, Risalelere dokunmamasını söyledim. O da öyle yapmış. Yolda giderken jandarma kumandanına gayet rahatlıkla niçin aramaya geldiklerini, suçumuzun ne olduğunu sordum, cevap vermedi. Polis memuru hayret ediyordu. Nasıl olur da konuşabilirdim? Bu cesareti nereden almıştım? Çünkü daha devr-i sabıkın zulüm ve işkence hırsları birtakım memurlarda henüz sona ermemiş ve bizim demokrasi içindeki hür düşüncelerimizi  bir jandarma kumandanına söyleyebilmemizi cüret saymıştı.

“Eve gittik. Odaları aradılar. Buldukları birkaç Risale ile mektupları aldıktan sonra Halil Efendinin evini aradılar. Orada da birkaç Risale bulup gittiler. Ertesi günü savcılığa gitmemizi tembih ettiler.

“Savcılık durumu Rize Ağır Ceza Mahkemesine intikal ettirmiş. Ve Kadir Ustayı tevkif etmişlerdi. Bu hal bazı din düşmanlarının hoşuna gitmekle beraber, ehl-i îmanı incitmiş ve mahzun eylemişti. Ağır Ceza Mahkemesi ilk duruşmada Kadir Ustayı tevkif etmiş, ikinci duruşmada ise beraat ve müsadere edilen eserlerin sahiplerine iade edilmesi kararını vermişti. Bu mahkeme münâsebetiyle Risale-i Nurlar halk arasında daha fazla duyulmaya başladı.

Hattâ Kadir Usta, iade edilen Risale torbasını sırtına alarak, bir bisiklete binip, kazada dükkân dükkân dolaşarak, ‘Arkadaşlar! İşte devletin temel nizamlarını yıkmak için kullandığım âletler bu torbanın içindedir. Herkesin mâlûmu olsun’ diyerek menfi zihniyet sahiplerini protesto etmişti.

Üstad beni İstanbul’a istiyor

“1953 senesi içinde Üstad Bediüzzaman tekrar İstanbul’a gelmiş bulunuyordu. Bir gün bir telgraf aldım. Telgrafta ‘Üstad seni İstanbul’a istiyor, acele gel’ deniyordu. Bu telgraftan birkaç gün önce Millî Eğitim Müdürlüğünce ortaokul mezunlarına öğretmenlik için ihtiyaç olduğu ilân edilmiş, ben de müracaat etmiştim. Talebelere îman hakikatlarını anlatmak hissi galebe çaldığı için Aziz Üstad’ın davetine icabet etmeme hamakatını gösterdim. Hata ettim. Fakat kısa bir zaman sonra tokadını da yedim.

“Gerçi kısa sayılacak zamanda çocuklara çok şey öğrettim, örnek hareketler gösterdim. Hem dünyevî, hem uhrevî meseleleri birleştirerek akıl, kalb ve vicdanın nurlanmasını temine çalıştım. Fakat bütün bunlar Hz. Üstad’ın hizmeti yanında bir zerre bile olamayacağını sonradan öğrendim. Ama iş işten çoktan geçmişti.

Vazifeme son verildi

“Uzun kış gecelerinde akrabalarımızdan yanında kaldığım Ahmed Dayının evinde sohbet eder, Risalelerden okurduk. Vazifeye başladığım iki ay olmuştu. Bir Cumartesi okulu tatil edip, bazı talebelerle çarşıya iniyorduk. Kasabaya yaklaştığımızda jandarma ve polisle dolu bir jip önümüzden geçti. ‘Kimbilir nerede vukuat olmuş da bunlar oraya gidiyorlar.’ dedik. Meğer vukuatı yapan bizmişiz. Bizim menzilimizi basmaya gidiyorlarmış.‘Sen misin büyük Üstad’ın davetine icabet etmeyen, kaderin adaletine bak da gör.’ dercesine, ehl-i dünyanın tazyikiyle muvakkat vazifemize son verilmek istenildi. Nihayet valilik emriyle vazifemize son verildi.

“Hâdise şuydu: Diyarbakır Öğretmen Okulunda okuyan bir arkadaşa küçük Tarihçe-i Hayat’tan göndermiştim. Orada arama yapmışlar. Arkadaş kitabı benden aldığını söylemiş ve adresimi vermiş. Bunun üzerine harekete geçilip, kaldığım evde birkaç Risale zabtederek, savcılığa çıkıp, bu kitapların yasak kitaplar olmadığını, hem yakında Rize Ağır Ceza Mahkemesinin iade ettiğini, binaenaleyh kitaplarımın geri verilmesini istedim. Savcılık sorgu hâkimliğine intikal ettirdi. Sorgudan men-i muhakeme ile kitapları tekrar geri aldım. Tabii bunlar yukarıda bahsettiğim gibi basit sebeblerdir. Bence esas sebep Üstad’ın davetine icabet etmememdir.

Tekrar İstanbul’a

“Kısa bir tereddüt devresinden sonra 1953 Nisan veya Mayıs aylarında yine amcamın çalışmakta olduğu motorla İstanbul’a hareket ettik. 5-6 günlük yorucu bir deniz yolculuğundan sonra İstanbul’a geldik. Her zaman kalmakta olduğumuz Süleymaniye’deki eve gittim. Baktım ev yıkılmış. Komşular dediler ki: ‘Ev sahibi bu evi yıkıp  yeniden yaptırmıştı. Tam girecekleri sırada bir gece böyle yıkılıverdi.’

“Sonradan öğrendiğimize göre ev yıkılmasaymış, bir daha bizlere kira için orasını vermeyeceklermiş. Allah’ın hikmetine akıl ermez. Orası yeniden inşa haline gelince bizim arkadaşlar Aksaray tarafındaki bir handa bir oda kiralamışlar. Orada kalıyorlarmış. Bir tanıdıktan adresini alıp gittim. Hakikaten bir han odası. İmkânlar  mahdud. Ben İstanbul’a geldiğim vakit, Hz. Üstad dönmüş, Abdülmuhsin de Almanya’ya gitmişti. Bir müddet bu handa kaldık. Daha sonra Ahmed Aytimur’un havluculuk yaptığı binanın bir köşesine yerleştik.

“Bu sırada Abdurrahman Tan isminde sâfi kalbli, merd yürekli, sobacılık yapmakla  geçimini temin eden bir zat bizim bu vaziyetteki hal-i pür-melâlimize dayanamayarak Süleymaniye’de iki katlı bir ahşap ev satın almış. Bize verdi. Artık Risale-i Nur’a hizmeti buradan devam ettirmeye başladık. Aksaray ve Saraçhanebaşı’ndaki sabah derslerimize devam ediyor ve Risale-i Nur’dan âzamî istifadeye çalışıyorduk. Bu arada eski yazı imlâyı da doğru yazmaya tâlim ediyor ve bir kısım zamanımızı da ona sarfediyorduk.

“Aksaray parkında tanıştığımız Hakkı ismindeki genç sık sık görüşür, onunla beraber yazı yazar ve mütalâa ederdik. Babası -Allah rahmet eylesin- merd, cesur, ehl-i sehavet bir zattı. Hakkı’nın henüz devam ettiği yatılı okulu bitirmeden bizimle arkadaş olmasını pek istemiyordu. Her nasılsa bizim Şehzadebaşı Camiinde yazı öğrendiğimizi duymuş. Bir gün öğle namazına oraya gelmişti. Cemaat dağılınca etrafına bakmış, kimseler yok. O da gitmeye karar vermiş. O esnada bir de müezzin yerine bakayım, demiş. Merdivenlerden çıkarken yüz yüze geldik. Ben hemen yanımızda bulunan İslâm yazısı Asâ-yı Mûsâ’yı  göstererek: ‘Ne iyi ettin de geldin, Allah senden razı olsun. Bak şurayı okuyup anlayamadık. Sen bize oku da izah et’ deyince birden gevşeyiverdi. Asâ-yı Mûsâ’yı eline aldı. Birkaç satır okuduktan sonra ‘Çalışın çocuklar. Malım mülküm size helâl olsun. Sizi affettim. Kafalarınızı birbirine vurmak için gelmiştim. Mâdemki böyle bir hakikat için çalışıyorsunuz, ben size yardımcı olacağım’ diyerek sükûnetle ayrılmıştı.

“Ondan sonra Hakkı’nın bütün ailesi bize ve Nurlara dost oldular. Evleri ikinci medresemiz oldu.
Kirazlı Mescid Sokağında

“Kirazlı Mescid Sokağındaki daracık evde hizmetlerimizi yürütmeye devam ediyorduk. Bir taraftan Kur’ân’ın tefsiri olan Nur Risalelerini okuyor, diğer taraftan muhtaçlara ulaştırmak için teksirle ve İslâm yazısı ile çoğaltıyorduk. Öylesine huzur ve sürûrla dolu idik ki, tarifi imkânsız. Maddî imkânlarımız çok kıt olmasına rağmen, Risale-i Nur’un hizmetinden başka bir şeye bakmıyorduk. İçimizi doyuran, duygularımızı tatmin eden ruhânî  ve mânevî hazla dopdolu idik. Âdeta ihsan-ı İlâhî tarafından âciz, fakir ve zayıf omuzlarımıza büyük bir hizmetin yükü tevdi edilmiş gibiydi.

“Cenab-ı Hak, bize  mütevekkilâne sabır ve sebat imkânı vermiş, gelecekte inkişâf  edecek büyük davanın bir nevi bekçiliğini yapma görevini bizlere yüklemişti. Allah rızası için bu kudsî hizmeti elimizden geldiği kadar yapmaya karar vermiştik.

” 1954 Mart’ında askere gitmek üzere ayrıldım. Askerlik müddetince boş zamanlarımda birçok Risale yazdım. Büyük Sözler Mecmuasını tashih için Üstada gönderdim. Üstad Hazretleri tashih ettikten sonra arkasına dua yazarak geri gönderdi.
Askerden sonra

“Askerlikten sonra İstanbul’a geldim. Eski arkadaşlarımızla tekrar çalışmaya başladık. Bu arada Ankara’da Risale-i Nurlar matbaada basılmaya başlamıştı. Allah rahmet eylesin, Ankara Hukuk Fakültesinde okuyan Atıf Ural, İstanbul’dan bir yardımcı istedi. Arkadaşlar beni gönderdiler. İlk olarak Sözler mecmuası tabediliyordu.
Risaleler tabediliyor

“O zamana kadar ancak el yazısı ve teksirle çoğaltılabilen Nur Risalelerinin 1957 senesinde resmen matbaalarda basılması büyük sevinçle karşılanmıştı. Her tarafta bayram havası vardı. Üstad Hazretleri bu Risalelerin basılmasına o kadar ehemmiyet veriyordu ki,  çabuk tashih edilip, formaların basılması için Tahirî Ağabeyle Ceylân kardeşimizi de Ankara’ya göndermişti. Basılan formalar biraz geç kalınca mutlaka sordurur, merakla neticeyi beklerdi.

“Bir gün matbaacılar araya bir iş sokup, bizim baskı işimizi on beş gün kadar geri bırakmışlardı. Ceylân Ağabey bunu fırsat bilerek hemen Hz. Üstada bir mektup yazıp müsaade isteyerek, peder validesini ziyaret etmişti. Üstad Hazretlerinden gelen cevap, ‘Nurların Ankara’da basıldığı bir zamanda medreseyi –uyuyarak dahi olsa- beklemek, oradan ayrılmadan daha hayırlıdır.’ şeklinde idi.

“Yine bir başka gün Ulucanlar’da kaldığımız evin zili çalındı. Kapıyı ben açtım. Tanımadığımız bir zat selâm vererek içeri girdi. Atıf Ural, o esnada Risalelerin tashihiyle uğraşıyordu. Hiç başını kaldırmadan -sesinden anlamış olacak ki- ‘Hoşgeldin ağabey’ dedi. Ve tashihine devam etti. Kemal ismindeki bu kâmil zat, Atıf’a hiç gücenmeden onu tebrik ederek, vazifesine devam etmesini diledi ve ona dua ederek ayrıldı.

“Sözler Mecmuasının baskısı bitince o zaman DP Isparta Mebusu olan Nur Talebesi Dr. Tahsin Tola’nın nezareti altında bir kamyona yükleyip İstanbul’a cilt için gönderdik. Din düşmanlarının ihbarlarıyla, polis kitaplarımıza el koyar diye endişeleniyorduk. Dr. Tahsin Tola’nın dokunulmazlığı olduğu için, herhangi bir müdahaleye karşı kitaplar benim diyecek ve polisler teslim etmeyecekti. Bütün mesuliyeti üzerine alan kahraman doktorun ihlası ve Allah’ın  inâyetiyle hiçbir hâdise ile karşılaşmadan kemal-i rahatla kitapları İstanbul’a naklettik. Hâzâ min fadlı Rabbi.

“Sözler Mecmuasından sonra Lem’alar ve Mektubat tab’edildi.

Ankara Medrese-i Yusufiyesinde

“Mektubat’ın son formaları basılırken Nazilli’de bir hâdise olmuş, bunun üzerine gazeteler Nur Talebeleri aleyhinde yalan beyanlarda bulunup havayı bulandırmak istemişlerdi. Üstadımızın hizmetinde bulunanlar, gazetelerin bu yalan ve iftiralarını ortaya koyup hakikatı bildiren bir lâhika mektubu neşredip, Nur Talebelerine göndermişlerdi. Daha  okunaklı olması ve daha fazla kimsenin istifade edebilmesi gayesiyle Mustafa Türkmenoğlu, bu lâhika mektubunu matbaada bastırmıştı. O esnada Mektubat’ı kamyona yüklemiş, İstanbul’a götürmek için hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Türkmenoğlu ile ikimiz İstanbul’a hareket ettikten sonra matbu mektubu bahane ederek ‘Nurcular beyanname dağıttılar’ şeklinde gazeteler hücuma geçtiler. Ankara C. Savcılığı mektupta ismi bulunanların derhal gıyabî tevkifatını kesmiş, Türkmenoğlu ve benim tevkifim için de İstanbul emniyetine haber salmış. Ertesi günü âşina olduğumuz polisler bizi 1. Şubeye götürdüler. Bir gece misafir kaldıktan sonra trenle polis nezaretinde Ankara’ya gittik. Gıyabî tevkif, vicâhîye  çevrilerek Ankara merkez hapishanesine gönderildik.

“Bizden evvel Zübeyir Gündüzalp, Ceylân Sungur, Ahmed Kalgay Ural ve Tahirî Mutlu ağabeyler orada idiler. Kaderde tayin edilen rızkımızı orada yemek varmış. Ürpermeden, çekinmeden ve aslâ fütur getirmeden Medrese-i Yusufiye’ye alıştık. Mahpuslar bizlere azamî hürmet ediyorlardı. Biz de onlara nasihat ediyor, Risalelerden okuyorduk.

“Dr. Tahsin Tola, İstanbul Barosu avukatlarından Av. Bekir Berk’e bizim davamızı almasını rica etmiş, o da memnuniytle kabul ederek vekâletname tanzim edilmek üzere ziyaretimize geldi. Vekâletname tanzim edildi. Bize ilk sorusu şöyle olmuştu:

“Arkadaşlar! Biz sizlerin bir an önce hapisten çıkmanız için mi çalışalım; yoksa inandığınız dava için mi müdafaa yapalım?’ 
Biz hep beraber,
‘Bizler burada on  sene yatsak razıyız. Siz Risale-i Nur’daki ulvî davanın müdafaasına çalışınız.’ dedik.

Bu şekildeki cevabımız genç avukatın ruhunda şimşekler çaktırdı. Umumiyetle bütün avukatlar müvekkilleriyle ‘Aman avukat bey! Beni bu hapishaneden çıkar da ne olursa olsun’ şeklinde muhatap olduklarından, bizim o şekildeki cevabımız karşısında takdir duygularını ifade etti. Ve bize bu ruhu nakşeden kuvvetin menbaını, Risale-i Nur’u okuma ihtiyacı duyarak Nur Külliyatını kısa zamanda mütalaa etmişti. Artık müdafaa kolaydı.

“Maznun sandalyesinde oturan masum insanların tek suçu iman hakikatlarına susamış bir milletin mânevî yardımlarına koşmaları, vatan, millet din sevgisinin kalblere nakşedilmesi için Risale-i Nurlarla hizmet etmeleri, her türlü şer kuvvet ve materyalist zihniyetle Allah rızası için mücadeleleri idi.

“Müdafaa bu çerçeveler mucibince hazırlanadursun, savcılık makamı da iddianamesini tanzim etmiş, şahsî nüfuz ve menfaat temini gayesi ile propaganda yaptığımızı ileri sürerek tecziyemizi istemişti. En ufak bir telaşımız yoktu. Bütün düşüncemiz Risale-i Nur’u en güzel şekilde müdafaa edebilmekti, onun hakikatlarını mahkeme heyetine ve dinleyicilere duyurabilmekti.

“Nitekim öyle de oldu. Bütün maznunların müdafaalarının mihrak noktasını, Risale-i Nur’un hakikatlarını beyan, Muhterem Üstad’ın gaye ve maksadını izah ve onun yüksek şahsiyetini bir nebze olsun dile getirmek teşkil ediyordu.
Son müdafaa celsesi

“Son müdafaa celsesi… Çok kalabalık bir dinleyici ve Risale-i Nur’un hakikatlerinden mülhem hazırlanan müdafaası ile genç avukatımız Bekir Berk, müdafi mevkiinde. Kendisine has üslûbuyla hey’et-i hâkimeye; otuz yıllık baskı, terör, zulüm ve işkence ile din-i İslâma vurulan ve fakat vurdukça geri tepen alçakça silâhların muhasebesini yapmakta, karanlık devirlerin milletçe çekilen ızdıraplarını dile getirmektedir. Ve nihayet Üstad Bediüzzaman’ın iman ve Kur’ân’a hizmet eden bu vatanın en sadık ber evlâdı olduğu, Risale-i Nur’un millet ve gençliğin mâneviyatını kurtaran eser külliyatı olup, herkesin ona muhtaç bulunduğunu belirterek ondan istifade edilmesi gereğini müdafaalarında uzun uzun  izah etti. İttifakla beraatimize karar verilen mahkemede her maznun kendine ait ithamları cevaplandıran birer müdafaa hazırlamıştı.
Mahkeme sonra

“Mahkeme safahatı, itham ve iddialara verilen cevap ve yapılan müdafaalar sayesinde büyük çapta Risale-i Nur’un müsbet manâda ilânatına vesile olmuştu. Demek kader-i İlâhî’nin bir cilvesi idi ki, basit bir sebepten meydana gelen bu hapis musibeti, inâyet-i Hakla rahmete çevrilmiş ve hakikat-i Nuriye’nin mânevî fütuhatı dalga dalga memleket afakında yayılmıştı.

“Biz hapiste iken Fırıncı Ağabey (Mehmed Nuri Güleç) Üstad Hazretlerinin ziyaretlerine gittiğinde Üstad,

‘Kardaşım, ehl-i dalâlet Demokrat Hükümetle aramızı açmak istiyor. Şimdi bana da gelseler hiç itiraz etmeden bağlamaları için kollarımı uzatacağım. Merak etmeyiniz taarruz ondan bire indi.’

dediklerini bize nakletti.

“Hazret-i Üstad’ın bu beyandan maksadı; millet ekseriyetinin toplanarak meydana getirdiği Demokrat Hükümeti muhafaza etmek suretiyle din düşmanlarına fırsat vermemek ve Nur Talebelerinin hükümetin aleyhine geçmelerine mani olmak ve ikaz etmekti.

“Vatan, millet, din hesabına Kur’ân hakikatlerini neşretmek suretiyle asrımız insanlarının maddî-mânevî huzur ve saadetini temin etmekten ve iman-ı tahkikîyi kalb ve gönüllere nakşetmekten başka gaye takip etmeyen Nur Talebeleri, hiç bir zaman tahriklere kapılmamışlar, her zaman olduğu gibi o zaman da itidal ve temkinle hareket ederek müfterilerin plânlarını akîm bırakmışlardı.
Annemi ziyaret ettim

 

“Mahkememiz beraatle neticelenip dâvâ sona erdikten sonra, dört senedir gidemediğim şimdi merhum validemin ziyaretine gittim. Okumuş olmamasına rağmen Allah’a olan kuvvetli îman ve teslimiyetle dopdolu buldum. Her gittiğimde söylediği gibi, yine tekrar sordu:

“Ne zaman döneceksin?’ (Ona göre, o gece evde kalmadan Allah’a ısmarladık deyip gidebilirdim.) ‘Kaç gün kalabileceksin?‘ demezdi rahmetli anam… Şefkatini, sevgisini hep  gizli tutar, göz yaşlarını hep içine akıtırdı.

“Ne yapalım evlâdım, işlerin, güçlerin fazla, seni bekleyen hizmetlerin var. Âhirette inşallah beraber oluruz’ diye kendini avuturdu. Komşular onun bu haline hayret eder, ‘Bir tek oğlun var, niye salıveriyorsun, biraz yanında kalsın ya!’ diye sitem ederlerdi. O ise hiç oralı olmaz, mütevekkilâne, sabûrâne kaderin çizdiği istikamete boyun eğerdi. Senenin hemen her günü oruç tutar, hiç kimseyi asla incitmezdi. Köylü ona melek gibi bir insan nazariyle bakardı. Mahallî tabirle, ‘Cennet böceğidir bu kadın’ diyorlardı. Yemeğini yemeyen kimse yoktu köyde. Öylesine masumdu. Allah rızası için yapamayacağı fedakârlık yoktu.

“Annem yetmiş-yetmiş beş yaşlarındaydı. Kendi yaşını kendiside bilmezdi pek, Cihan Harbinden tutardı hesabını, ‘Seferberlikte yeni yetme kızdım’diyerek, yaşını bulmaya çalışırdı.

“Tahsil görmemişti. Yalnız Kur’ân okumasını bilirdi. Tarla işlerinden fırsat buldukça koyun postundan seccadesine çömelir, bir dervişin ahenkli yalpasıyla sağa-sola yalpalayarak Kur’ân’ını, evradını okurdu.
“Şeriatı getireceksiniz ha!”

“Anamdı. Başımı kucağına koyup beni büyüten anam… Çileli günlerin bütün ızdırabını yüreğine gömerek bana, kardeşlerime hep iyiyi, hep güzeli anlatan anam, Allah’ın varlığını, birliğini, yüceliğini yüreğinin inançlı köşesinden fışkıran kelimelerle körpe dimağımızı yoğurmaya çalışan anam. Ben Ankara hapishanesinde iken anam da ‘Devletin temel nizamlarını dinî inanç ve akidelere uydurmak maksadiyle propaganda yapmak’ suçundan yargılanıyordu. Oysa devleti de temel nizamlarını da bilmiyordu, propaganda kavramından habersiz bulunuyordu, ama savcı parmağını namlu gibi yüzüne uzatıp uzatıp çekiyor, sesindeki tehdit pürüzleri salonun grî duvarlarını sıvayarak. ‘Sen şeriatı getireceksin ha!… ‘ diye itham ediyordu.

“Anlamıyor, öyle tuzağa düşmüş serçenin ürkekliğiyle bakıyordu anam. Mahkemeye ilk çıkışıydı. Duruşunda bir azamet vardı her şeye rağmen. Bazılarını ürküntü dolu görünen bakışları savcıya meydan okur gözükmüş olacaktı. Hiddetine hiddet, hücumuna hücum katarak ithamını tazeliyordu:

“Şeriat getireceksin ha!’

 

Anamın yanında halam, onun yanında kızkardeşlerim vardı. Halam ellisini geçmiş, anam ise yetmişini sürüyor. Ve savcı bey durmadan, dinlemeden ithamlarını sıralıyordu:

“Şeriat getireceksiniz ha!..
“Ayin yapıyorsunuz ha!..
“Dini siyasete âlet ediyorsunuz ha!..

“Yaşlı mahkeme reisi tereddüdün engebeli boğumlarıyla boğuşuyordu. Belli ki dört köylü kadının temiz inançları onu da etkilemiş, siyasetin ne demek olduğunu bilmediklerinden emin, nasıl siyaset yapabileceklerini düşünmeye başlamıştı. O tereddüd içinde bir savcıya bakıyor, bir maznunlarda gözlerini dalgalandırıyor, oradan granit kadar sessiz dinleyen halkla bütünleşiyordu. İhtimal kafasının içinde buruk, acı ve hattâ biraz komik bir sual dönüp dolanmakta idi: ‘Şeriatı bunlar getirecek, vay canına!..

“İhbar almışlardı. Bir solcu öğretmenle bir CHP üyesi şikâyet etmişti onları. ‘Falanca köyde falancanın evinde her gece Nur ayini yapılıyor.’ İhbarları değerlendirmeye koşmuşlardı. Yanlarında muhbirler, jandarmalar, polis ve muhtar olduğu halde, evin üst yanındaki tümseğe çöreklenip geceler boyu beklemişlerdi. Ha bu gece, ha öbür gece… derken tam üç gece üst üste. Fakat bir fevkalâdelik yoktu evde, bütün köy evleri gibi sessiz, sakin. Biraz da gecenin meçhulüne gömülmüş, esrarlı. Komiser bey orada sıkılmış, muhbirlere çıkışmıştı:

“Hani?’
“Arada jandarma başçavuşu fikir yürütmüştü:
“Bir yanlışlık olacak, hiçbir şey olmuyor.’
“Muhbirler işi sıkı tutmaya kararlıydılar.
“İçerde neler var neler, girmeden anlayamazsınız ki.’
“Nur Risalelerini çoğaltıp dağıtıyorlar. Bunlar çok tehlikeli insanlardır. Makineli tüfek filan bulunduruyorlardır mutlaka.’
“Evi basalım…”

“Muhtar akraba gelirdi bize. Gelirdi ya, Halkçı oluşunu akrabalığından öne çıkarmıştı. Bu ev Demokrattı. Birinci düşmanlık sebebi. Bu evdekiler çok dindardı ve Risale-i Nur  okuyorlardı; ikinci düşmanlık sebebi. Köylülere tesir ediyor, Halk Partisine oy verdirmiyorlardı. Üçüncü düşmanlık sebebi.

“Evi basalım!..

 

“Ev halkı komşuda idiler. Yaz mevsiminde geceler kısaydı. Akşam ile yatsı arası uzun bir süreydi. Günün yorgunluğunu üstlerine çöreklenir de uyuyakalırlar, yatsı namazını kaçırırlar diye komşu evlerine giderlerdi. Azıcık dertleşmek, birkaç satır söyleşmek, bu arada yatsıyı beklemek için…

“Dönmüş, namaz hazırlığına başlamışlardı.
“Basalım’ demişti muhtar, ‘evi basalım.’
“Kapıya yüklenmişlerdi. Açılması gecikince pencereye. Kapağı kırmışlardı.
“Bir jandarma eri içeriye dalmıştı. Komutanın emriyle gaz lambasının ürkek ışığı vicdan sızısının yüzüne kazıdığı telleri tıngırtıyordu. Belki de köyünü hatırlamıştı, evini, ailesini, hatırlamıştı. ‘Korkmayın’ demişti sızım sızım bir sesle, ‘bir şey yok, korkmayın.’

“Kapıyı açmıştı diğerlerine, içeri fışkırmışlardı. Muhbirler kara vicdanları kadar koyu karanlığın ortasında başbaşa kalmışlardı. İçerdekilerden çok daha ürkek, çok daha korkaktılar. Yine de siyasetin taassubunda, şahsî kinin kıskacında vicdanlarını duyamıyorlardı. Kimbilir belki de bir vicdan taşımıyorlardı.

“Muhtar sofada dinleniyordu. Raftan aldığı kitabı ileri geri sallıyor, hıncına salyalarını katarak hım hım sesi isli duvarlara çarpıyordu:

“Ben size bu kitapları okumayacaksınız demedim miydi?.. Ben size tembih vermedim miydi? Ben size…’

“İlk şaşkınlık dağılmış, yerini meçhul bir korkuya bırakmıştı. Evde bir erkeğin bulunmayışı en büyük üzüntü kaynağıydı. Erkekler hem aile bütçelerine tanzim, hem de devlete vergi vermek için gurbete çıkmışlardı. Ben ise Ankara’da anamın itham edildiği suçtan(!) mevkuf bulunuyordum.

“Anam… Devletin düzenini değiştirmekten sanık… Yetmiş yaşında okuma yazması olmayan bir köy kadını, mantık tepe taklak olmuş, dört kadının ne yapıp da, nasıl bir ordu kurup da, ne gibi silâhlar kulanıp da düzeni değiştirebileceklerini soran, düşünen yok. 

“Suçsuzdurlar!…”

“Köylü sabahın erken saatinde yankılanan bu haberle korkunun cenderesine kısılmış. Kur’ân-ı Kerim’leri bile saklama telaşında. (Şimdi düşünüyorum, bir sonuç alamayacaklarını bile bile kasıtlı davranışlar, acaba halkı ürkütüp dinden uzaklaştırmaya mı matuftu? Şayet öyle ise başaramadılar.)  Çünkü savcının ithamı yalnızca mahkeme duvarlarında asılı kaldı.

“Şeriatı getireceksin ha!..
“Ağır cezaya kaldırılmasına rağmen beraat kararı, muhbirlerin ve müttehimlerin yüzüne kırbaç kırbaç şakladı.
Suçsuzdurlar!..

“Ben, mahkemeden sonra köye gitmiş, hâdiseyi köyde öğrenmiştim. Birkaç gün kaldıktan sonra yine Ankara’ya döndüm. Yeni bir şevk, taze bir heyecanla Risalelerin tab işleri ile tekrar başbaşa kaldım.
Tarihçe-i Hayat’ın neşri

“Bu sefer Büyük Üstad’ın Tarihçe-i Hayat’ı basılıyordu. Onu gören, Onu bilen, Onu tanıyan ve hizmetinde bulunan sadık talebeleri Aziz Üstadlarının tarihçe-i hayatını, meslek ve meşrebini kaleme almışlar. Risale-i Nur’un müellifini yüksek vasıflarını nazara vermek istiyorlardı. Hazret-i Üstad ise kendi hususî hayatı ile ilgili çoğu yerleri çıkarmış ve nazarları tamamiyle Risale-i Nur’a tevcih ettirmişti. O, ‘Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum, her şey Risale-i Nur’a aittir’ düsturunu benimsetmeye çalışıyordu ve bu açıdan meseleye bakıyordu. Risalelerden yazdığı hakikatleri önce nefsinde tatbik etmeyi bilen ve her haliyle yaşayan Aziz Üstad’ın bu Tarihçe-i Hayat’ı tab edilirken Üstada ait fotoğrafların esere girip girmemesi  bahis konusu oldu. Şark’tan bir kısım talebeleri fotoğrafların girmemesi taraftarıydılar.

“Eserin baskısı hitama erince yine ciltletmek için Ankara’dan İstanbul’a götürdük. İlk ciltlenenlerden bir miktar alıp o zaman Emirdağ’da bulunan Hazret-i Üstada götürdüm. Büyük bir memnuniyetle karşıladı. Kitabı eline alarak biraz karıştırdı. Ve bana dönerek:

“Bu kitap kaç panganottur’ diye sordu.
“Yirmi beş liradır efendim’ dedim. O zaman Üstad:
“En az kırk panganot olmalı… Çünkü ucuz olan ucuz bakar. Hem burada Eski Said’in resimleri de yok’ (niye konmadı mânasında) diye bazı tavsiyeler de bulunduktan sonra Asâ-yı Mûsa’dan bir miktar ders okuttu.

Sonra müsaade isteyip ayrıldım. O anda hizmetinde rahmetli Zübeyir Ağabeyle Ceylan Ağabey vardı. Bir müddet onların yanlarında kaldım. Ayrılırken Mustafa Acet’e yeni yazdırılan ‘Hizbü’l Envar-ı Hakaik-ı Nuriye’yi bastırmak için alarak İstanbul’a getirdim.

“Ankara’da Tarihçe-i Hayat’ın baskısı bitince İstanbul’a geldim.
Neşriyat işini İstanbul’a aldık

“Ben Ankara’da iken bizim Fırıncı Ağabey, Üstad Hazretlerinin ziyaretine gider. Üstad ona ‘Ankara, Samsun, Antalya çalışır, İstanbul uyur’ mânâsında ikazda bulununca, derhal harekete geçerler ve ilk olarak Mesnevi-i Nuriye’yi tab ederler.

“O tarihlerde Risale-i Nur’un neşriyatı Samsun’da ve Antalya’da da devam ediyordu. Hattâ Üstadı Isparta’da bir ziyaretimde Mustafa Ezener’e yardım için beni Antalya’ya gönderdi. Hutbe-i Şamiye tashihini bitirdikten sonra tekrar Üstadı ziyaretimde: ‘Kardeşim Risale-i Nurlar küfrün belkemiğini kırmıştır. Artık doğrulamaz’ buyurmuşlardır. Zübeyir Ağabeye, ‘Bu benim misafirimdir’ deyip kendi yemeğinden bana bir miktar ikramda bulundular ve Ceylân Ağabeye dönerek, ‘Şimendifer parası ne kadar?’  diyerek bilet parasını verdiler.

“Bu defa neşriyat işlerini İstanbul’da yapmaya başladık. Hazret-i Üstad, Risalelerin süratle çıkmasını istiyor ve bir an önce milletin istifadesine sunulmasını arzu ediyordu. Zaten tek maksadı insan olarak dünyaya gelen zişuurların saadet-i ebediyeye nail olmaları için tahkiki imanı kazanmaları ve bu suretle Cehennemden kurtulmaları idi. Onun yüksek şefkati, aziz ruhu ve ism-i Rahîm’e mazhar  olan asîl şahsiyeti düşmanlarına beddua etmekten bile kendini men etmiş, onlara iman nasib etmesini dileyerek zamanımızın Sıddîk’ı olmuştu.

“Hazret-i Üstad’ın bu yüksek şahsiyetini o zamanlarda naçiz kalemimle şöyle dile getirmiştim:

 Asrımıza hoş geldin

Ey muhterem Müslüman, ey mücahid kahraman
Sultansın gönlümüzün köşesinde he zaman…

Ulvîleşen ruhunla fetheyledin âlemi
Örnek olsun cihana, kırdın küfrün kalemi…

Nefes aldı insanlık zulmün pençelerinden
Kurtardın biiznillah cehaletin selinden…

Yılmadın, yorulmadın çarpıştın mülhidlerle
Hakir gördün hayatı Nurlu mücahidlerle…

El kaldırıp Rahmana nice yıllar yalvardın
Milyonlarca insanın kalbinde yüce aldın…

Cihad meydanlarında savaştın at üstünde,
İ’lâ ettin Kur’ân’ı kâfir Moskof önünde…

Rabbim gönderdi seni muzdarip bir beşere,
Kavuşturdu bizi yepyeni bir esere…

Sildik gözlerimizden akan kanlı yaşları,
Kutladık uğrunda feda olan başları…

Nurun nurlu yolunda hız aldık gidiyoruz,
En derin sevgimizle seni selâmlıyoruz.

Kalbimizin tahtında sultan gibi oturdun,
Susayan insanları iman ile doyurdun…

Hâdimsin sen Kur’ân’ın eşsiz ulviyetine,
Uymaktır makasıdın Peygamber sünnetine…

Yandın yanardağ gibi, lâvlar saçarak geldin,
Karanlık, kapkaranlık küfrü yırtarak geldin…

Ab-ı hayatı sundun ölmüş olan ruhlara,
Güneşler gibi doğdun kararmış bulutlara.

Kükredi birden bire kanları uyuşanlar…
Hakkın yoluna geldi kötü yolda koşanlar.

Nur aldı Nurlandılar, genç ihtiyar, kadın kız.
Kudsî dâva uğruna feda olsun başımız…

Müsterih ol ey Üstad ey büyük insan artık,
Nâşiriyiz Nurların nurlu gözlükler taktık.

Milyonlarca insan kurtulmuştur bu Nurla,
Sabrın mükâfatını seyret artık huzurla…

Gebermek üzere küfür, ezeceğiz başını…
Sil artık doksan yıllık mübarek göz yaşını.

Yetmez mi bunca yıldır bizim için çalıştın?
Zulmün koyu devrinde zâlimlerle çarpıştın.

Sabrın mükâfatını Rabbim ihsan eyledi,
Nurların intişarı düşmanı kahreyledi…

Bugün milyonca insan minnettardır hep sana.
Şefkatine eremez toplansa yüzbin ana…

Gâye uğruna ölüm senin için hiç olmuş…
Mahkemeler, zindanlar Nura medrese olmuş,

Rehberimiz Kur’ân’dır, parolamız muhabbet,
Bekliyoruz her zaman Cenab-ı Hak’dan rahmet

Denizler gibi çoştun, zındıklarla boğuştun,
Allah’a  giden yolda meleklerle buluştun.

Azimkâr çalışmanla zulmün ufkunu deldin,
Ey vakur büyük insan, asrımıza hoş geldin…

Yeni bir devre başlıyor

“Adliyeler vasıtasıyla önüne geçmek için çare aradılar ve her tarafta mahkemeler açtırmak suretiyle gözdağı vermek istediler. Fakat heyhat, aldandılar. Çünkü Nur Talebeleri onların itham etmek istedikleri suçlardan tamamen berî idiler. Her zaman olduğu gibi bu fırtınada da göğüslerini gererek mahkeme önünde haklı davalarını savunmaktan geri kalmadılar. Bilakis mahkemeler onların şevk ve gayretlerini artırdı. Mukavemet  göstermeleri ve merdane çıkışları Risale-i Nur’un maksat ve mahiyetini daha da süratli intişarına vesile oldu. Risale-i Nur hizmeti için yeni bir safha açılmış oldu.

“Tarihini hatırlamıyorum. Yine Üstad’ın ziyaretine gitmiştim. ‘Bu bizim Mehmed Emin mi?’ diye iltifat ettiler. Hazret-i Üstad:

“Kardaşım İnebolu’da Nazif Çelebi (Allah rahmet eylesin) mühim Risaleler teksir ediyor, yardımcıya ihtiyaç var. Sen onun yardımına git.” diye emretti. Ben de hemen İstanbul’a ve oradan da bir vapurla İnebolu’ya gittim.

 

“Risaleler Anadolu ve âlem-i İslâm çapında neşrolmaya başladı. Böylece iman hareketleri dalgalanmaya başladı. Uzun senelerin biriktirdiği zulmetli kâbus dağılmaya yüz tutmuş ve hakaik-i Kur’âniye gönülleri ferahlandırıp, kalb ve ruhları Nurlarla ziyalandırmıştı. Artık Anadolu insanı bahtiyardı. Kuraklıktan şerha şerha çatlayıp viran olmuş gönülleri Nur Risaleleri toprağa düşen Nisan yağmuru gibi serinletip adeta yeniden hayata kavuşturuyordu.

“Anadolu, dolayısıyla bütün Müslümanlar, büyük bir bayram sevinci içinde bunca çektikleri sıkıntı ve işkenceli hayatlarının sona ermesinden sürurla dopdoluydu. Bu, aslında İlâhî takdirin ve inâyet-i Rabbanîye’nin Hazret-i Bediüzzaman’ın duasına mükâfaten ihsan ettiği bir nimet-i azime idi.

“Büyük Üstad’ın ‘Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum, her şey Risale-i Nuru’a aittir’ demesi, nazarları hep Risale-i Nur’a veriyor ve Nurları okuyanları, neşredenleri tebrik ediyordu.

“Hizmet-i imaniye bu şevkle inkişaf etmekte devam ederken milletimizin ezelî düşmanları gizli dinsizler bu saf iman hareketinin yayılmasını hazmedemediler. Artık Türkiye, eski devirlerin habis baskılarından bir derece kurtulmuş, demokrasiye yanaşmıştı. Bunun için bu hizmete direkt engel olamadılar.
İnebolu

“İnebolu, Batı Karadenizin şirin bir kasabası. Üstad Bediüzzaman Said Nursî vaktiyle nefyi sırasında buraya da uğramıştı. Her hareketi hikmetle tanzim eden Cenab-ı Hak, kim bilir belki de ileride büyük hizmet görecek olan sadık kullarını tâ o zamanda istikbal için oraya göndermiş olabilir.

“Nitekim de böyle oldu. Üstad, İnebolu’nun bir  caddesinden geçerken ona selâm vaziyetinde duran pırıl pırıl gençle gözgöze gelmişlerdi. İşte bu zât merhum Hacı Nafiz Çelebi idi. Bir anlık selâmlaşmanın üzerinde bıraktığı sıcak muhabbeti uzun zaman kalbinde yaşatan Nazif Çelebi, nihayet Üstad Kastamonu’ya nefyedildiği zaman ziyaretine gidiyor ve hizmet-i Nuriye’ye yardım etmeye başlıyordu.

“Belki de ilk defa el yazısı ile mumlu kâğıda yazıp kitap basan bu zattır. Uzun zaman kalemle istinsah edilen Risale-i Nurlar Nazif Çelebi’nin bulduğu bu formül sayesinde kolaylıkla çoğaltılmaya başlanmıştı.

“Beni kendisine işlerinde yardım için çağırmıştı. Beraberce bir hayli çalıştıktan sonra vazife bitince yine İstanbul’a geldim.

“Artık hizmet-i Nuriye her tarafta inkişafa başlamış. Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nur’a karşı alâka ziyadeleşmişti. Buna mukabil mahkemeler, sorgular, takipler de devam ediyordu.
“Gerçek maksadınızı öğrenmek istiyorum”

“Bu cümleden olarak bir gün beni Birinci Şubeye çağırmışlardı. Gittim. Komiser bey iltifat ederek yer gösterdi, kahve ikram etti.

“Bak’ dedi, ‘bu sefer yine beraat edeceğinizi biliyorum, ama ne yapalım ki vazifemiz bunu gerektiriyor. Ancak anlayamadığım bir soru, çözemediğim bir müşkilim var, onu sizden zapta geçirmemek kaydıyla ve bir vatandaş sıfatıyla anlatmanı rica edeyim.’

“Buyurun’ dedim.

“Efendim’ dedi, ‘ben sizin ve Bediüzzaman Said Nursî’nin gerçek gaye ve maksadınızı, fikir ve düşüncenizi öğrenmek istiyorum. Devletin sizinle bu derece uğraşması, bunca takip, mahkeme ve hapisten yılmayıp, hiç fütursuz çalışmanızdaki gaye ne ola ki, bu derece bu faaliyetinize ehemmiyet veriyorsunuz? Zahire baktığımız zaman hiçbir menfi durumunuzu tespit edemiyoruz. Mahkemeler ise her defasında beraat veriyor. Bu meselelerde lütfen beni aydınlatır mısınız?’

deyince, güldüm ve ayağa kalkarak pencereye yaklaştım, kendisini de yanıma çağırdım.

Bak, dedim, şu köprüden geçen insan kalabalığını görüyorsunuz.. bölük bölük.. binler.. on binler.. milyonlar… Ve insan olarak dünyaya gelen herkes ve hattâ siz, bu köprüden rahatça geçtikleri gibi âhirette sırat köprüsünden de aynı rahatlıkla geçebilmelerini, Cehennem ateşinden kurtulup, ebedî saadete nail olmalarını dilemekten başka hiçbir dünyevî ve siyasî maksad ve gayemiz yoktur. Bunun böyle olduğunu, mahkemeler, bilirkişiler tesbit etmişler, defalarca beyan ve ikrarda bulunmuşlardır.

 

“Madem ki ne siz ve ne mahkemeler bu gayenin dışında bir maksad ve gayenin mevcudiyetini tesbit edemediniz, niye kendinizi zorlayarak mevhum bir suç ihdas  etmek istiyorsunuz?  Risale-i Nur meydanda.. onu okuyanlar da meydanda.. ve onların fiilî durumları da meydanda.. Şimdiye kadar Nur talebelerinin asayişi ihlal eden bir ciheti görülmüş müdür? Bediüzzaman Said Nursî’den kim zarar gördüğünü iddia edebilir?

 

“Bilâkis o, bu eserleri yazmasa idi bugün memleket imansızlık çamurunda boğulacak, ebedî hayatı mahvolacaktı. Kur’ân, İlâhî kitap ve Onun hakikatlerini kalpte, kafada ve vicdanda yerleştiren Risale-i Nur, bu asır insanlarının muhtaç olduğu imanî huzur ve saadetin rehberidir, tavsiye ederim, boş zamanlarınızda okuyun’ dedim.

“Göz ise, maneviyatta kördür”

“Ne kadar izah ettimse inanmak istemedi. Mevcut alışkanlığını terk etmek ona zor geliyordu. Ona göre her şey dünya için bir  menfaat karşılığında yapılır. Halbuki bizler yalnız Allah rızası için hizmet ediyor, maddî-mânevî bir karşılık  beklemiyorduk. İşte hafsalasının alamadığı taraf burasıydı. Nasıl olur da parasız-pulsuz hiçbir menfaat beklemeden uzun seneler bu hizmette kalabilmişiz. Neden herkes gibi maddî düşünceye sahip değil de  yalnız Risal-i Nur’u  ihtiyar etmişiz.

“Anladım ki ne yapsak nafile. Çünkü o Risale-i Nur’u okumamış, ondaki hakikatleri idrak etmemişti. Her şeyi madde gözü ile menfaat nazarıyla görüyordu. Değer ölçüleri ona göre teşekkül etmişti. O zaman Risale-i Nur’daki şu vecizeyi bütün berraklığıyla anladım:

‘Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindendir, göz ise maneviyatta  kördür.’

Bu vecizenin ışığı altında muhatabımı incelediğimde, onu bütün bütün maneviyatsız, ruhsuz, ayakta gezen cenaze gibi gördüm. Ayrılırken sabit fikrinde ısrar ediyor, ihtimallere, hattâ muhale vaki nazarla bakarak istikbalde bizlerden kendilerine biz zarar gelebileceğinden endişeleniyordu. ‘Hâdisat ve zaman kimin haklı olduğunu gösterecek’ diyerek ayrıldım.
“Zaman zaman bu kâbil hâdiseler başımızdan eksik olmadı. Fakat biz, onların vehimlerinin aksine daima Risale-i Nur’un gösterdiği tarzda müsbet hareket ederek hizmetimize devam ettik, bıkmadık, yorulmadık, usanmadık. Çünkü biliyorduk ki, yolumuz Hak yolu, Kur’ân yolu, iman yoluydu. Gayemiz: Muhtaçlara yardım, insanlara yardım, biçarelere yardımdı.

“Üstadım dediğiniz gibi ‘Milletin imanı namına, bir Said değil, bin Said feda olsun’ gerçeğine uyarak bize zulmedenlere, biz de beddua etmedik, daima kurtulmalarını temenni ettik, imana gelmelerini diledik. Vazifemiz, hizmetimiz bunu gerektiriyordu ve öyle yaptık.

“Yıllarımız bu minval üzere geçti.

 “Artık Risale-i Nurların neşri tamamlanmış ve bütünü Hazret-i Üstad’ın tashihinden geçerek, milletin istifadesine sunulmuştu. Hazret-i Bediüzzaman mutluydu, mes’uttu, bahtiyardı. Doksan seneye yaklaşan mübarek ömrünün semeresini görmüş ve Risale-i Nurlar en ücra bölgelere kadar yayılmıştı. Herkes rahatlıkla Risale-i Nurları bulabilecek, okuyup istifade edecek ve ettirecekti.

“Üstad’ın,

‘Risale-i Nur’un hakiki fiyatı en az on kişiye okutturmaktır.’

diyerek ona verdiği ehemmiyeti hepimiz biliyoruz. Çünkü Risalelerin okunması ile imanlar kurtulacak,  herkes saadete kavuşacak, memlekete huzur ve sükûn hâkim olacaktır. Her türlü anarşinin önü ancak bu şekilde kalp, ruh ve aklın imanî hakikatlerle tenvir edilmesiyle mümkündü. Ve Hazret-i Üstad, gayesinde muvaffak olmuştu.

“Risale-i Nur’un bu kabil mânevî fütuhatını ve kalb ve gönülleri nasıl fethettiğini bir şiirimde şöyle belirtmiştim:

 Nur

Kur’ân’dan fışkıran Nur! Muhit ol arzı kuşat,
Ya kabre götür beni, ya iman ile yaşat…
Tek tesellim, ümidim, sana hizmet etmektir,
Sensiz hayatı bence dünyada terk etmektir.

Karda, kışta, tipide meçhul bir yolcu iken,
Gaflet etrafımızı sarmıştı diken diken…
Geldin kurtardın bizi, Rabbim rahmet eyledi,
Râm olur dünya sana bu gerçeği bileydi…

Bahşettin insanlığa Cennet saadetini,
İçirdin hastalara  imanın şerbetini…
Ruha ferah getirdin, doldurdun kalbe iman…
Boğdun bir avuç suda, küfre vermedin aman…

Ey sebeb-i saadet, ruhların gıdası Nur!
Her mü’min ancak senden buluyor mutlak sürur.
Sen, mahvedilen bir neslin hidayet kaynağısın…
Mazlûm ehl-i  imanın selâmet bayrağısın…

Sen ki, bugün Kur’ân’ın muciznüma tefsiri,
Olur muyuz biz artık nefsimizin esiri!..
Sarıldıkça biz Nura Mevlâm huzur verecek,
Kur’ân’ın hakikatı küfrü yere  serecek…

Vazifemiz, daima hizmet etmek Nurlarla,
İnayet altındayız Nurdan muhkem surlarla,
Hedefimiz: ufukta batmadan doğan güneş,
Emr-i ma’rufu yapıp, dünya olmalı kardeş.

Sa’yimiz olmaz heba, niyette varsa ihlâs!
İnsanlık da kurtulur, beşer de olur  halâs
Enaniyet, hodgâmlık bizden ırak olmalı,
Her işte, her amelde Hakkı razı kılmalı…

Yepyeni ruh vermeli asil hareketlerle,
Fethetmeli kapleri Nurdaki hüccetlerle…
Her halimiz, tavrımız İslâma uygun olsun.
Nasıl olur insanlık ehl-i dalâlet görsün.

Muzdaripti  gönlümüz, ağlardık için için,
Ruh verdi Rabbim bize, Kur’ân’a hizmet için,
En büyük şereftir, Nurlara şakird olmak,
Kuvvet veriyor bize Hak yolunda yorulmak.

Hidayet başımıza kondu bir devlet gibi,
Kaçırılmaz fırsattır ebedî servet gibi.
Madem ki tek kurtuluş, tek ümid kaynağı Nur!
Vur dinime dahleden sefahet ehline vur!..

Ruhlara ruh veren Nur, elimizde bayraktır,
Çar-naçâr bu insanlık  Nur’a sarılacaktır!…

Lâhika mektupları

 “Hazret-i Üstad, zaman, ahval-i umumiyeye dair bazı lâhika mektupları yazar ve neşrettirirdi. Bilhassa Ankara’daki erkân-ı hükûmeti, bazı desiselere mukabil ikaz ve irşad ederdi. Hükümet, Demokrat iktidarın elinde bulunmasına rağmen icra organı hükmünde bulunan bir kısım memurların keyfi hareketi de eksik olmuyordu. Nitekim Hazret-i Üstad Ankara’ya gelişleri hâdiseli geçmişti. Hazret-i Üstad’ın Ankara’ya gelişleri mânalıydı. Devleti yıkmak isteyen, hürriyet rejimini değiştirmek emelinde olan gizli dinsizlerin emellerini keşfetmişti. Bu endişesini dine müsamahakâr olan Demokrat Hükûmete duyurmak, anlatmak istiyordu.

“Bütün hayatı boyunca milletin iman selameti için çalışan Hazret-i Üstadı maalesef onlar da anlayamamışlardı. Ahval-i siyasiyenin karışık olduğu o zamanda ise Üstad, son vasiyeti manâsında talebelerine bazı telkinlerde bulunmuştu.

“Bu telkinlerinde Üstad Bediüzzaman Said Nursî, -bütün derslerinde olduğu gibi- daima müsbet hareket etmeyi nazara vermiş, menfi hareketlerden talebelerini men etmiştir. Bunun içindir ki Nur Talebeleri her devirde mânevî bir zabıta vazifesini görmüş, memleketin ilerlemesine, maddî-mânevî kalkınmasına yardımcı olmuşlardır.
 “Üstad İstanbul’a geliyor”

“Üstad Hazretleri Ankara’da bulundukları sırada, en son neşrolan Risele-i Nur Külliyatı’ndan Sikke-i Tasdik-i Gaybî eseri hakkında takibat açılmıştı. Üstad vekâletnâmesini Avukat Bekir Berk’e göndermiş, icap ediyorsa İstanbul’a gelebileceğini de ima etmişlerdi. Bunun üzerine Avukat Bekir Berk bir telgraf çekerek Üstad’ı İstanbul’a davet etti. Daveti kabul edip Ankara’dan hareketlerini bildirmeleri üzerine Piyerloti Otelinde yer ayırttık ve bir araba ile şehir dışında Üstadı karşılamaya gittik. Bir müddet bekledikten sonra Üstad’ın arabası hızla yanımızdan geçerken bizi görüp durdular. Üstad, ‘Niçin karşılamaya geldiniz’ diye biraz hiddet etti. Sonra hep beraber Üsküdar vapur iskelesine kadar geldik. İkindi namazını kılmak için camiye girdik. Üstad Hazretleri seccadesini sererek namaza durdu, biz de arka tarafta kıldık ve sonra arabalı vapurla İstanbul yakasına geçtik. Kalabalık bir topluluk ve gazeteciler Üstad’ın arabasını sarmışlardı. Bir fırsat bulup Piyerloti Otelinin önüne geldiğimizde Otelin etrafı hıncahınç dolmuştu. Gazeteciler mutlaka fotoğraf çekmek istiyorlardı. Üstad ise çektirmek istemiyordu. Bunun üzerine Zübeyir Ağabey bir şemsiye ile üstünü örttü biz de etrafını alarak Üstadı otele çıkardık.

“Üstad Hazretlerinde yorgunluk âlâmetleri yoktu, bir zindelik, bir cevvaliyet ve faaliyet halinde idi. Adeta ‘Eski Said’ tabir ettiği gençlik devirlerindeki sıra dağlara baş eğmeyen şehametli  tavrını yaşıyordu. Ve o tavırla bize sanki diyordu ki:

“Ölüm mukadderdir. Hizmet-i imaniye için feda olan bu baş zındıkaya eğilmediği gibi, sizin başınız da eğilmesin. Kur’ân’ın hakikatlerini âleme duyururken, her türlü mehalike göğüs gerip benim hayatımı hüsn-ü misal alınız ve hizmetinize devam ediniz.’

“Asayişin mânevî muhafızlarıyız”

 

“Ve biraz sonra içeri girdiğimizde lisan-ı halle vermek istedikleri ibret dersini lisan-ı kâl ile şifahen anlatmaya başladılar:

“Ehl-i dalâlet bir Said’den korkuyordu, şimdi Saidler, genç Saidler binler oldu, artık ehl-i dalâlet titremelidir. Dünyada birçok komiteler ver. Ermeni komitesi, Rum komitesi, Taşnak komitesi. Hiçbirisi Risale-i Nur kadar kuvvetli değil. Fakat bizim vazifemiz menfi hareket etmek değil. Biz müsbet hareketi şiar edinmişiz. Anarşiye karşı, bozgunculuğa karşı cihadımız var. Asayişin mânevî muhafızlarıyız.’

Ve sözlerine yaydan fırlayan ok gibi ayağa kalkarak devam etti:

“Ben M. Kemal’e dedim, namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduttur, diye…’ ve ilâve etti:

“Divan-ı Harpte mahkeme reisi beni çağırarak pencereden, asılan adamları gösterdi.
“Sen de Şeriat istemişsin!’
“O vakit dedim:
“Şeriatın bir meselesi için bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım…’

“Üstad bunları söylerken, sanki o anı yaşıyorcasına anlatıyordu. Heyecanlıydı. Doksan seneden beri takip ettiği kudsî davasının geçirdiği tarihî sahnelerden bölümler anlatıyordu. Ve neticede demek istiyordu ki, bunca tehlikeler, bunca zorluklar ve meşakkatlerle göğüs gererek bu davayı, bu iman hareketini, bu Risale-i Nur hizmetini buraya kadar getirdim. Hiç kimseden korkmadan, kimseden yılmadan ve asla taviz vermeden Allah rızası için çalıştım. Bugün Risale-i Nur’un kiymetini müdrik gençler Saidler benim meslek ve meşrebimi takip edip Risale-i Nur’a sahip çıkacak ve benden sonra bu hizmet-i imaniyeyi benim muhlis kardeşlerim yapacaklar.

“Üstad’ın İstanbul’a gelişini büyük puntolarla ilân eden gazeteciler de siyasî bir maksad aramakta ve hâdiseleri ters yönde değerlendirmekte idiler. Gazetelerin bu yargılarına mukabil İstanbul Valisi  bir açıklama yaparak, ortada hiçbir hâdisenin olmadığını, bir Türk vatandaşı olarak seyahat hürriyetine sahip, ihtiyar bir zatın seyahat etmesi onun en tabiî hakkı olduğunu, binaenaleyh gazetelerin boş yere havayı bulandırmak istediklerini beyan etti.

“Gazeteciler ise, âdeta Piyerloti Otelinde karargâh kurmuş Üstad’ın fotoğrafını çekmek istiyorlardı. Bu arada Avukat Bekir Berk bir basın toplantısı yaparak Bediüzzaman Said Nursî’nin İstanbul’a geliş sebebini izah ederek, gazetecilerin sorularına cevap verdi.

“İstanbul’a gelişinin ikinci günü Üstad odasında öğle namazını kılarken arka balkondan giren bir gazeteci Üstad’ın fotoğrafını çekmek üzere pencerenin önüne geldi. Biz mani olmak istedik, fakat rahmetli Zübeyir Ağabey, ‘İlişmeyin’ deyince gazeteci fotoğrafı çekti. Bunun üzerine Üstad hiddet etti ve derhal İstanbul’dan ayrılacağını söyledi. Hemen harekete geçtik. Avukat  Bekir Berk’in tedbirli organizesiyle Üstad’ın etrafını aldık. O zaman bu tedbiri gören Bekir Berk’e Hazreti Üstad ‘Sen benim Abdurrahman’ım gibisin’ diye iltifat etmişti. Bu şekilde Üstadı merdivenlerden indirdik ve arabasına binerek İstanbul’dan ayrıldı.
“Korkmayın, muvaffak olacaksınız”

“Üstad İstanbul’dan ayrılmasından bir müddet sonra İzmir savcılığı tarafından Gençlik Rehberi ve Hanımlar Rehberi isimli kitapları neşredip dağıtmaktan maznun olarak dâvâ açıldı. Maznunlar arasında ben de vardım. Mahkemeden çıkınca Üstad Hazretlerini ziyaret etmek için bir minibüsle Isparta’ya müteveccihen  yola çıktık. Minibüste şimdi hatırlayabildiğim kadarıyla Avukat Bekir Berk, Ahmed Aytimur, Said Özdemir, Mustafa Birlik ve Doktor Esat Keşşafoğlu vardı. Gece sahur vakti Isparta’ya indik ve bir otele giderek yatsı namazlarımızı kıldıktan sonra ziyaretçilerden bir kısmı, ‘Üstada haber gönderelim belki kabul eder’ dediler ve öyle yaptık. Hazret-i Üstad hilaf-ı âdet olarak hemen gelmemizi emrettiler, gittik.

“O gece mübarek Ramazan’ın ilk sahuruydu. Sahuru Hazret-i Üstad’ın medrese-i mübarekelerinde yaptık. Üstad, her zaman olduğu gibi Risale-i Nur’un ehl-i dalalete galip geldiğini, hizmet-i imaniyenin her tarafta yapılmakta olduğunu beyan buyurdular.

“Yanımızda yeni teksir edilmiş eskimez yazı Lem’alar’ın ikinci cildini getirmiştik. Hazret-i Üstad eline aldı, baktı baktı, gözleri buğulu idi. Bizi işaret ederek:

“Bunlar, dedi, İstanbul’da ve Ankara’da Risale-i Nur’u neşrederek yirmi şeyhü’l-İslâm kadar hizmet ettiler.’ Ve ilâve ederek: “Hem, korkmayın muvaffak olacaksınız. Bu avukatınız da size yardım etsin’ buyurdular.

“Aziz Üstad’ın dar-ı bekaya intikalinden yirmi üç gün evvel kendisinden duyduğumuz son sözler idi bunlar. Ve hâlâ kulaklarımızda çınlamaktadır.
“Bir Üstad tanıyorum”

Bir Üstad tanıyorum, o da Bediüzzaman,
Bir Üstad tanıyorum, en büyük bir kahraman,

Bir Üstad tanıyorum; asrın vekili ancak
Lailahe illallah, elinde duran sancak.

Bir Üstad tanıyorum, imandan bir kaledir…
Bir Üstad tanıyorum, Nurlardan bir hâledir.

Bir Üstad tanıyorum, imanı dalga dalga,
Tard eder vesveseyi, şüphe bırakmaz akla.

Bir Üstad tanıyorum, zulme boyun eğmemiş,
Bir Üstad tanıyorum, hiçbir tâviz  vermemiş…

Bir Üstad tanıyorum, cihanşümul mücahid!
Bir Üstad tanıyorum, içiyle dışı Said…

Bir Üstad tanıyorum, güneşler kadar yüksek
Hak söyler ne söylerse, bütün sözleri gerçek.

Bir Üstad tanıyorum, gözlerinden nur saçar
Bir Üstad tanıyorum, kâfirler ondan kaçar.

Bir Üstad tanıyorum, şefkatın timsalidir.
Bir Üstad tanıyorum, imânın misâlidir.

Bir Üstad tanıyorum, ıslah etmiş nefsini,
Bir asırlık ömründe kısmadı nefesini.

Bir Üstad tanıyorum, cevherdir bütün sözler,
Allah, Kur’ân Peygamber, davasının en özü.

Bir Üstad taniyorum, ilân etti tevhidi,
Kahretti zalimleri,  yere serdi mülhidi.

Bir Üstad tanıyorum, küfr-ü mutlakı kırdı,
Karanlık gönüllere imanın nuru girdi.

Bir Üstad tanıyorum, cihana meydan okur,
Yazdığı eserleri milyonca insan okur.

Bir Üstad tanıyorum, tek korkusu Allah’tan,
Yılmadı bu dünyada ne atomdan, silâhtan…

Bir Üstad tanıyorum, dünya zevkini bilmez
Vâris-i Peygamberî, Hakkın en sadık kulu.

Bir Üstad tanıyorum, imandan bir varlıktır,
Kâinatı titreten bir kuvvete maliktir,

Bir Üstad tanıyorum, yoktur cihanda eşi,
Son asrın müçtehidi, insanlığın güneşi…

Bir Üstad tanıyorum, mücehhezdir imanla,
Hizmet etti daima davasına Kur’ân’la.

Bir Üstad tanıyorum, bakidir tasarrufu
Gayesi: insanlığa tebliğ emr-i ma’rufu…

Bir Üstad tanıyorum, kalblerde mektep kurdu,
Kütle kütle insanlar onun safında durdu.

Bir Üstad tanıyorum, canileri çevirmiş,
Kalplerinden çıkarıp putlarını devirmiş

Bir Üstad tanıyorum, Allah demiş, Hak demiş,
Bir Üstad tanıyorum, şanı dünyayı tutmuş.

Bir Üstad tanıyorum, her hali müstakimdir,
Tek, biricik gayesi, sırat-ı  müstakimdir.

Bir Üstad tanıyorum, ilham kaynağı Kur’ân,
Dostu da, düşmanı da cümlesi ona hayran.

Bir Üstad tanıyorum, ilmi, muhit bir deniz,
Dar gelir tefekküre koskocaman küremiz.

Bir Üstad tanıyorum, Bahr-i Ummandan derin
Kutlu olsun Üstadım bu mübarek zaferin!…

Bir Üstad tanıyorum, Allah’ın en sevgili, mübarek bir kuludur,
Gittiği yol, Hazret-i Muhammed’in yoludur.

Bir Üstad tanıyorum, hârikalar asrında!
Bir iki yıldan sonra bu cihad meydanında

Mematı hayatından hizmet ediyor zâhir,
Son asrın son vekili, son müceddid,en âhir…”

(Son Şahitler kitabının, dördüncü cildinden derlenmiştir…)

Makale Yazarı:
Son Şahitler

Zübeyir Gündüzalp

     1920 senesinde Konya’nın Ermenek kazasında dünyaya geldi. Babasının adı Mehmed, annesi ise Seyyide Hanım. Anne ve baba tarafından her iki dedesi de, 93 Harbin’den sonra Kafkasya’dan Anadolu’ya hicret etmişler. Bu hicretten sonra Ermenek’e yerleşmişler.

Hayatı İslâmın dert ve çilesi ile geçmiş bir alperen

Nice nice büyük zatlar vardır ki; bunların, vefat edip de dünyaya veda ettikten sonra kıymetleri bilinir. Hasretle, takdirlerle anılırlar. Bu büyükler yeraltına düşen çekirdekler gibidirler, ölümden sonra çiçek açarlar, yaprak açarlar, koku ve meyve vermeğe başlarlar. Bu bilinm

ez zatların, hayatları sanki ölümlerinden sonra başlar.

1971′de işte böyle bir zatı kaybetmiştik. İstanbul Fatih Camii’nde on bini aşmış insanın kıldığı cenaze namazından sonra, eller ve başlar üzerinde Eyüb Sultan Kabristanı’na kadar götürülüp, buraya defnedilmişti.

Bu müstesna Kur’ân talebesi Ermenekli Mehmed Ziver Gündüzalp’ti. Üstad Bediüzzaman, Ziver, yani süs mânâsındaki ismi, büyük sahabilerden Zübeyir b. Avvam Hazretlerinin mukaddes ve mübarek ismiyle değiştirmişti.

Mehmed Zübeyir Gündüzalp, gündüzler gibi aydınlık bir alperendi.

Mehmed Zübeyir Gündüzalp; bahadır bir İslâm fedâisi idi, ateşîn bakışlı, gür bıyıklı, Kafkas Kartalı İmam Şamil’in ruh ve edâsı ile dolu idi. Zaten neseben de kendileri Kafkasyalıydı. İstiklâl Harbinin acı günlerinden sonraki Mütareke günlerinde Ermenek’te dünyaya gelen bu büyük insan 1971 yılının 2 Nisan Cuma günü vefat ederek aramızdan ebediyetlere intikal etmişti. Cuma günü olan vefat hadiseleri, Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin şu meâldeki hadislerini hatırlatır bana:

“Cuma günü veya gecesi ölen kimse, kabir azabından korunur.”

Bu İslâm kahramanı, Ermenek yaylasında dünyaya teşrif etmişti. Bu yayladan Malazgirt’e, Niğbolu’ya, Mohaç’a gider gibi; Konya, Akşehir, İslahiye ve Urfa’ya gitmiş, buraların dostluk iklimlerinde yaşamış, daha sonraları Isparta’nın güller dünyasında, Emirdağ’ının nur dünyasında hayatlar sürmüştü. Üstadımızın âhirete teşrifinden sonra Urfa’da kalmıştı. 27 Mayıs’tan sonra mecburen çıkarıldığı Urfa’dan Ankara’ya gitmiş, bilahare son on yılını İstanbul’da geçirmişti. Yavuz bakışlı, çelik iradeli, kumandan edalı bu aziz zat, hayatının baharında bütün varlığıyla, bütün benliği ile Kur’ân’ın hizmetine koşmuştu. Nur yolunun dertlisi ve kara sevdalısı olmuştu.
1964′ün sonbaharında Eskişehir’de muhterem Abdülvahid Tabakçı’nın nur kokan hanesinde tanımıştım bu azizi. Lütufkâr alâkalarıyla üç gün misafiri olmakla şerefyâb olmuştum.

Açık alnı yılların izini taşıyan alın çizgileri ve yanlardan dökülmüş saçları.

Ciddiyet ve vakar dolu bir sima, gülmeyen fakat gülümseyen bir çehre.

Tane tane, sert ve yol gösteren kelimeler ve konuşmalar.

İslâm’ın yüce tarihindeki meseleleri, nurlardaki bahislerle birleştirilerek anlaştılar.

İslâm’ın dertlisi

Feregat ve fedakârlığın doruk noktasını ifade eden, şu mısraları müteaddit defalar, iri harflerle bana yazdırarak, odasına bir levha halinde asmıştı:

“Muarradır, feza-yı feyzimiz şeyn-i temennadan,
Bize dad-ı ezeldir, zîrden, bâlâdan istiğna.
Çekildik, neşve-i ümitten, tûl-u emellerden,
Öyle mecnunuz ki; ettik vuslat-ı leyladan istiğna.”

Kara sevda

Kendisini tedavi etmek isteyen doktorlara:

“B

 

en Risale-i Nurlarla insanların ve İslâmların imanını kurtarmaları için gece-gündüz çalışma diye bir kara sevda hastalığına tutulmuştum. Sizin tıbbiyenizde, doktorluğunuzda ‘kara sevda’ hastalığının ilacı ve tedavisi var mıdır?”

diye sorular yöneltiyordu.

Uzun, ince, tığ gibi ve gerilmiş yay gibi bir vücut.

Her zaman, ayakta ve yatakta üzerindeki elbiseleri, her an sefere hazır akıncı fedâilerin ruh halinde bir fedâi.

Daima düşünen, nurların tefekkür dünyasında yaşayan bir bahadır.

Düşman karşısında, İslâm askerlerinin önünde kılıç sallayan, Osmanlı paşaları gibi, cevvaliyet ve hareket dolu.

Bahtsız insanların, Kur’an talebelerini sanki birer adi suçlu gibi çamurlu ayaklarıyla, evlerindeki tertemiz halıların üzerlerinde dolaşarak alıp gittikleri günlerde, Selimlerin, Sinanların edası içinde, İstanbul’daki Fatih-Yavuz Selim durakları arasında, kaldırımlarda bir yürüyüşü vardı ki… Bazı görülen, yaşanan ve tadılan durumlarını, ne anlatmak ne de yazmak mümkün değildir!

Üstad’ın hizmetinde

 

Gençliğinin baharını, hayatının canlı zamanlarını, sıhhatinin en gürbüz günlerini, varını, yoğunu, hülasa her şeyini muazzez ve misilsiz bir İslâm dertlisinin derdine fedâ etmişti.

Günün birinde, Pakistan devlet adamlarından Ali Ekber Şah’ı, Emirdağ’dan yolcu etmek için; bu zatla birlikte on kilometre kadar yola iştirak ettikten sonra, Ekber Şah’la vedalaşırken, karşı istikametten gelen başka bir arabadan da, sevgili Kur’an talebesi Zübeyir Gündüzalp çıkagelmişti nurlu Üstad’ın yanına. Bu esnada Üstad şunları ifade ediyordu:

“Biz bir veziri uğurlamaya geldik, başka genç bir veziri de karşılamaya gelmişiz!”

Bu vedâ ve mülakattan sonra ise nurlu Üstad: “Hayır hayır, ben Zübeyir’i karşılamaya geldim!” diye düşüncelerini dile getiriyordu.

İki ermişin latifesi

Kur’ân’a hizmet yolunun gönüllü erlerinden olduğumuz günlerde, İstanbul Fatih-Çarşamba-Beyceğiz semtindeki bir Nur meclisinde cereyan eden tatlı bir hatırayı da, Mehmet Kaya namındaki gönül dostu, Nur talebesi şöyle anlatmaktadır:

Toplanan genç cemaatte Albay İbrahim Hulusi Yahyagil ve Zübeyir Gündüzalp ve Mustafa Sungur da bulunmaktadır. Merhum Hulusi Bey yapılan dersi hatıralarla izah ederken, Zübeyir Gündüzalp Ağabeyimiz de kapının yanında, her zamanki haliyle, diz üstü oturmuş, derin bir sessizlik ve huşu içinde Nur albayının derslerini dinliyordu. Ders esnasında Hulusi Bey, kendilerine dönerek:

“Hazret! Vaziyetin ve haletin ermişlere benziyor…” diye latif bir şaka yapınca, anında Zübeyir Gündüzalp, Albay Hulusî Beye şu latifeyle cevap veriyordu:

“Efendim, ermiş konuşuyor…”

Gerçek büyüklerin şaka ve latifeleri bile büyük ve latif olmaktadır. Çünkü ermişlerin bahçesi Kur’ân kokusu ve Medine sürmesiyle sürmelenmiştir.

“Yanmayan, yakamaz!”

Konuştuğu zamanlarda gür ve tok sesiyle, kesin ve keskin cümleler kullanırdı. Sözler ağzından vecizeler halinde dökülürdü. Muhatabını ikna eden, ona yön veren, hedef gösteren cümle ve fikirler serdederdi.

İstanbul-Süleymaniye’nin aydınlık dershanesinde, Kirazlı Mescid’in saadet dünyasına, dünyanın çeşitli belde ve ülkelerinden birçok alim insanlar gelirdi. Bunlara tesadüf ettiğim üç insan tercümanlık yaparlardı. Bazen merhum Gündüzalp Ağabey öyle ateşli ve âhenkli bir şekilde anlatırdı ki; gelen yabancılar, Türkçe bilmedikleri halde, tercümanlar da, daha tercüme etmedikleri halde, gülerek, Zübeyir Gündüzalp, anlatmak istediği o ateşîn cümle ve mânâları anladıklarını söylerlerdi. Artık tercümeye lüzum olmadığını ifade ederlerdi. En ümitsiz günlerde ve zamanlarda kendisiyle görüşen İslâm alimleri yanından sevinçlerle, ümit ve şevkle ayrılırlardı. Hazret-i Mevlânâ’nın veciz bir ifadesini duymuştum. Büyük Celaleddin Rumi Hazretleri, çok büyük bir gerçeği veciz şeklinde ifade buyurmuş.

İşte, Kafkasları’ın bu alperen insanı, Kafkas insanın Mücahid ruhunu alan bu insan, inandığı kesin hakikatın Kur’ân gerçeğini öyle ifade ederdi ki; içindeki iman ateşini karşısındaki de duyardı. Kalbindeki iman ateşiyle konuştuğu kimseleri hemen yakardı.

Hayatı İslâm’ın dert ve çilesi ile geçmiş, davası yolunda birçok meşakkatler çekmişti. Meşakkatler karşısında yılmayan bir kimseydi. Kur’ân davasına bağlılığın müşahhas bir timsâli, sıddıkıyetin mümtaz bir ferdiydi.

“Anam, babam ve nefsim sana feda olsun Ya Resulallah!” diyen sahabilerin bu asırda fedakâr bir varisi, onlar gibi her şeyini Resulullahın nuruna ve bu nurun yayılmasına hizmet için fedâ eden, bir zatı, alperendi. Mezkur gerçekleri kendisine adeta bir kartvizit yapmıştı, isim ve soy isim yapmıştı. Gündüzlerin, aydınlıkların ve Nur dünyalarının Gündüz Alp’iydi bu yiğit adam.

Genç yaşında ölmüştü. Henüz elli yaşını bile bulamamıştı. Yayınlanan mahkeme müdafaaları ve notlarından derlenen kitap ve kitapçıklar onun muhteşem şahiseyetini gösteren aynalardır. Kendisine zulmeden zalimler bile, onun ‘Vur! Vur! diye haykırışından korkarak, vurmalarını bırakırlardı. Öyle bir rehber şahsiyetti ki, iman ve Kur’ân yolunda hizmet etmek isteyenlere her şeyiyle yardımcı olur ve yol gösterirdi.

Zübeyir Gündüzalp’in kısaca hayatı

Zübeyir Gündüzalp 1920 senesinde Konya’nın Ermenek kazasında dünyaya geldi. Babasının adı Mehmed, annesi ise Seyyide Hanım. Anne ve baba tarafından her iki dedesi de, 93 Harbin’den sonra Kafkasya’dan Anadolu’ya hicret etmişler. Bu hicretten sonra Ermenek’e yerleşmişler. Baba tarafından dedesinin lâkabı Zeyvergil, ana tarafından dedesinin lâkabı ise Hurşit Çavuşlar. Hurşit Çavuşlar yedi kardeşmişler, Rus istilâ ve belâsından sonra, bu kardeşler bir daha birbirlerini görmeden ebediyete göçmüşler. Zübeyir Gündüzalp’in ailesi Ermenek’te Zeyvergil diye tanınmaktadır.

Zübeyir Gündüzalp, İstiklâl Harbi’nin en buhranlı günlerinde, Ermenek’in Zaviye Mahallesinede -yeni ismi Taşbaşı- hayata gözlerini açmıştı.

Ezan sesiyle kulağına ismini Zeyver diye koymuşlar. Sonradan Üstadı bu ismi Zübeyir diye değiştirmiş.

Mehmed Efendi ile Seyyide Hanım’ın dört evlâdı vardır. Bunlardan ikisi erkek, ikisi kız. Babaları 1968’de, anneleri ise 1975’de vefat etmiştir.

Merhum Zübeyir Gündüzalp, ilkokul tahsilini Ermenek’te tamamlar. Küçükken çabuk sinirlenir, kardeşlerini ve komşu çocukları dövermiş. Annesi küçüklüğünde yaramaz olduğunu, ele avuca sığmadığı ve çok cesur olduğunu anlatmıştı.

Ermenek Postahanesi’nde birkaç sene memur olarak çalışır. Bu sırada teftişe gelen bir müfettiş, çok genç olan Zübeyir Gündüzalp’in mors alfabesiyle telgraf alışını çok beğenmiş. Kendisine biraz daha tahsil yapmasını, ileride tahsili olmayanların meslekte yükselemeyeceklerini hatırlatmıştır. Bunun üzerine , Ermenek’te ortaokul bulunmadığı için Silifke’ye gider. 1939senesinde ortaokulu Silifke’de bitirerek memleketine döner. Daha sonra Konya’da açılan bir imtihana girer ve imtihanı kazanarak Ermenek’te postahane memurluğuna tekrar başlar. Bir müddet burada çalıştıktan sonra askere gider. Balıkesir’in Susurluk kazasında askerlik vazifesini tamamladıktan sonra Konya Postahanesi’nde telgraf muhabere memuru olarak çalışır.

Risale-i Nur’u tanıması

İşte, İslâm kahramanı merhum Zübeyir Gündüzalp, Risale-i Nur Külliyatı’nı bu memurluğu sırasında tanımak şerefine nail olur. Konya’nın tanınmış tüccarlarından Feyzi, Mehdi ve Şehid Tayyarece Ömer Beyin babaları Sabri Halıcı vasıtasıyla Nur Risalelerini okumaya başlamış. 1944 senelerini takip eden yıllarda Konya’da Zübeyir Gündüzalp’le beraber münevver ve imanlı bir gençlik grubu, Nur Risalelerini tanır. Bu zatlardan tesbit edebildiğimiz isimler şunlardır: Muhsin Alev, Ziya Arun, Ziya Nur Aksun, Kâmil Öztürk, Ahmet Atak, Feyzi, Mehdi ve Ömer Halıcı kardeşler.

Merhum Zübeyir Gündüzalp’in küçük kardeşi Haydar Bey, 1945 senesinde Konya’ya gittiği zaman, ağabeyinin Muhsin Alev’le bir evde beraber kaldıklarını ve kendisine Nurlardan bahsettiğini, Üstad’ının büyük bir İslam âlimi olduğunu anlattığını ifade etti.

Üstadı ilk ziyareti

Gündüzalp, Üstad’ını ilk defa 1946‘da Emirdağ’da ziyaret etmiş. İlk ziyaretinde heyecandan tir tir titriyor ve mütemadiyen gözyaşlarını tutamayarak ağlıyormuş. Üstad, “Keçeli, neden ağlıyorsun?” diye onu bağrına basıp dua etmiş. Üstad’ının ikazı üzerine dışarı çıkıp yüzünü gözünü yıkamış, tekrar Üstad’ın huzuruna kabul edilmiş. Ayrılık zamanı gelince Zübeyir Gündüzalp, Üstad’ına, “Memuriyetten ayrılıp, yanınızda hizmet etmek istiyorum.” demiş, Bediüzzaman, bu fedakârlığa çok memnun olmuş; cevaben, “Vazifene devam et, Konya’da daha çok hizmet edersin. İnşaallah, ileride alırım seni yanıma.” demiş.

Zübeyir Gündüzalp, Konya’da dört sene kalmış. Bu esnada Babalık gazetesinde çalışmış ve orada çocuk terbiyesine ait bazı makaleler yazmış.

Nihayet 1948 senesinde Afyon’a tevkif edilmiş, burada Üstad’ıyla birlikte altı ay mevkuf kalmış. Yanlışlıkla tahliye edildiği zaman, sırf Üstad’ından ayrılmamak için, tahliyesinin yanlış olduğunu bildirerek, tekrar tevkif edilmesini sağlamış. Yine İslâm’ın bu kahraman fedaisi, Üstad’ıyla beraber olmak arzusuyla, Nur Risalelerini okuyup yazdığını bildirerek, kendi kendini ihbar etmiş.

Bundan sonraki hayatı, beş-altı ay Eskişehir’de ve nihayet büyük kısmı İstanbul’da dinî hizmetlerle haşir-neşir olarak geçmiştir.

Üstad’dan hatıralar
“Birgün Emirdağ’da Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin birkaç hizmetkârıyla bir çınar ağacına gittik. Üstad çınar ağacına çıktı.‘Burası benim medresemdir, ders okuyun’ dedi. Biz de okuduk. ‘Duymuyorum’ diyerek faytonda olan iple üç kişi belimizden ağacın gövdesine bağladı ve bize iki-üç saat ders yaptı.”

“Umumî bir vasıta ile bir gün Eskişehir’e gidiyoruz. Yanımızda da bir yabancı vardı. Sigara içiyordu. Ben de hiddetlenmiştim. Adama tokat vursam veya lâf söylesem Üstad Hazretleri kızacak diye düşünürken, baktım, Üstad Hazretlerinin yanında bir kişilik yer açıldı. Kalktım, oraya oturdum. Üstadımız ise hiçbir şey söylemedi, sükût etti.”

“Bir gün otomobille büyük bir buğday tarlasından geçiyorduk. Biz bunların ekmek olup yenmesini düşünüyorduk. Bu sırada Üstad bize, ‘Ekmeği sizin, tefekkürü benim.’ dedi.

* * *

“Üstad seher namazını eda ettikten sonra, bir bardak limonlu çay içerdi. Hz. Üstadımız her ne zaman olursa olsun, çaya ve limon konulacak yemeklere limon damlatırdı. Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri asıl yemeği kuşluk zamanında yerdi. Öğle vakti pek az, birkaç lokma bir taam alırdı. İkindi namazından evvel asıl yemeği yerdi. Ancak akşam namazından sonra okuyacağı esnada limonlu bir bardak çay içerdi.

“Yatsı namazından sonra Resul-i Ekreme (a.s.m.) imtisalen hemen yatardı. Yatmadan evvel küçük bir lokmacık taam yerdi. Sonra‘Âyete’l-Kürsî’ yi okur, yatardı. Seher vaktinden çok evvel kalkar, evradını okurdu, sabah namazından evvel veya sonraya kadar. Sabah namazını erken edâ ederek yanında bulunan hizmetkârlarına, basılan kitaplardan ders yaptırır, kendisi de eski hurufla yazılı aslından takip ederdi.

“Üstad Hazretleri çorba olarak pirinç ve şehriye yerdi. İçine yumurta kırdırırdı. (Bunu 75 yaşından sonra yerdi. Yemeğin üzerine 4-5 habbe üzüm yerdi. Her habbeyi yiyişinde Besmele okurdu. 75-80 yaşlarında ömrünün sonuna kadar gördüğüme göre, kabuklarını soyar, çekirdeklerini çıkarır, yanındaki hizmetkârlarına lütfederdi.

* * *

“Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri bir âyet-i kerimeye mânâ vererek, bir camide vaaz veriyor. Camide bulunan âlimler, şeyhler, ahali öyle müessir ve emsalsiz tefsiri, kütüb-ü İslâmiyede ve Kur’ân tefsirlerinde göremiyorlar. Çok hayran olup Üstadımıza minnettar oluyorlar. Fakat kıskanç bir şeyh, iki mürîdine emrediyor. ‘Bediüzzaman’ı, sık sık gelip geçtiği şu tenha geçitte akşam namazından sonra mavzerle vurun!‘ diyor. Şeyhin müridleri aynı günde akşam namazından sonra, mezkûr geçitte Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin oradan geçmesini bekliyorlar. Hazreti Üstad geçide yaklaşınca o iki mavzerli müridleri görüyor. O iki mürid de Hazreti Üstadı görür görmez mavzerleri hemen kaldırıp Üstada ateş etmek üzere iken, kolları felç tutmuş gibi oluyor, mavzerler yere düşüyor. Merhum Üstad-ı Pâkimiz o iki müridin omuzlarına mübarek kollarını koyuyor ve ‘Kabahat sizin değildir, ben size hakkımı helâl ediyorum’ diyerek yoluna devam edip tek başına gidiyor.

“Bu harikulade hâdise o gün şâyi oluyor. Merhum Üstad o zamanlar çok genç olduğundan, yaşlı ve büyük bazı âlim ve şeyhler, Üstad’ın ‘Bediüzzaman’ lâkabını benimseyemiyorlardı. Fakat bu hâdiseden sonra hakikaten Üstadımız Said Nursî Hazretlerinin‘Bediüzzaman’ olduğunu tasdik ve takdir ediyorlar.”

Zübeyir Gündüzalp’in notlarından seçmeler

Kur’ân nurlarından sadık talebesi, İslâmiyetin fedakâr hizmetkârı, rahmetli Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin dersinden, sohbet ve nasihatlarından zaman zaman istifade edip feyiz alırdık. Yazılacak bir makalede kâğıt kullanma şeklinden, Üstada ait herhangi bir hatıraya kadar birçok mevzuların üzerinde ciddiyetle durur; gayet net ve keskin ifadelerle, yaptığı izahlarla muhatabını aydınlatırdı. İlk günkü görüşmemizden en son görüştüğümüz günlere kadar daima yazmanın ehemmiyet ve faydalarını anlatırdı. Zaman zaman da “müellif efendi” diye takılarak, lâtife yapardı. Küçük çocuklara öğretmek için hazırladığı kelimeler defteri, hadis mealleri ve İslâmî sözlerden derlediği birçok defterleri bulunmaktadır.

Bu notlardan bazılarını takdim ediyoruz:

Bilgili insan

“Bilgili insan güneşe benzer, girdiği yeri aydınlatır.

“Bir kimse bir saat ilim tahsil ederse, bir geceyi ihya etmekten daha hayırlıdır. Eğer bir gün ilim tahsil ederse, üç ay oruç tutmaktan hayırlıdır.

“Kim ilim meselelerinden bir mesele öğrenirse, öğrendiği ilmi başkalarına öğretirse, o kimseye yetmiş sıddık sevabı verilir.

İlim öğretmek

“İlim tâlimine, öğretimine memur olan insanların öğrettiği ilim ile ister amel edilsin, ister edilmesin; ücreti, ancak kabul olmuş bin rekât nafile namaz kılmaktan efdaldir. Eğer o kimsenin öğretmiş olduğu ilim ile amel edilirse, kıyamete kadar amellerin sevabı o kimsenin defterine yazılır.

Enbiya hakkında sohbet ayn-ı ibadettir

“Enbiyâ-yı izamdan (büyük peygamberlerden) her birinin gerek isimleri ve gerek ibadet ve ahlâklarından bahisler etmek, ayn-ı ibadettir. Kezâlik, salih, yani ehl-i takva denilen ve Sünnet-i Seniyyeden ayrılmayan ve bid’a ile amel etmeyen kimseleri sevmek, hallerinden bahsetmek keffâretü’z-zünûbtur (günahlara keffarettir).

Ey nefsim!

“Tahkikî iman ilmini oku. Hakkı ve hakikatı öğren. Cahil kalma. Münevver ol. Aydın ol. Cahil insan, cahil bir genç, cahil bir kadın, ne kadar varlıklı da olsa yine fakirdir, geridedir, aşağıdadır. Okuyan erkek ve kadın, genç ve ihtiyar daima ileride, daima yükseklerdedir. Bütün fenalıkların, hayattaki bütün bedbahtlıkların vasıtası cehalettir. Bütün iyilik ve güzelliklerin, bütün saadet ve huzurun tek çaresi ilm-i iman bilgisiyle aydınlanmak ve nurlanmaktır.

“Hem, erkek ve kadın için ilme çalışmak, cahillik bataklıklarında batmamak farzdır. Cenab-ı Hakk’ın ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin emridir.

“Her türlü belâlar, şer ve azaplar, dinimizi iyi bilmemezlikten, tahkikî iman ilminin nurundan ve feyzinden mahrum kalmaklıktan, cehalet karanlıklarından ileri gelir. Her nevi saadetler, her çeşit selâmetler, ferah ve neşeler, umum huzur ve sükûnlar, her sınıf güzellikler, tahkikî iman ilmi ile tenevvür etmekten, aydınlanmaktan ileri gelir.

İslâm büyüklerinin hayatı ve hatıraları genç nesiller için en güzel rehberdir. Hayatın fırtınalı ve dağdağalı hadiseleri içinde bu rehberler ışıklı deniz fenerleri gibi aydınlık verirler. Hayatını vatan, millet ve din yolunda feda eden maneviyat önderleri ise, dünyada birer kutup yıldızı oldukları gibi, ukbâda da günahkârların şefaatçisi olurlar.

İman ilmi

“Ey genç kardeşim ve zamanlarını hayhuylu, başıboş yaratıklar gibi boşluklar içerisinde geçiren sersem nefsim! Bu yaşa geldin, çocukluktan çıktın. Çocuklar var ki, sen onlardan geçersin. Sakallı çocuk olmak, bir insan için maskaralık, çirkinlik ve kötülük alâmetidir.

“Halbuki sana yakışan, senin taze ve şirin gençliğine yaraşan, hoplayıp zıplamayı bırakıp, olgun ve yüksek bir Müslüman namzedi olarak ilm-i imana çalışmak, İslâmiyetin yüce bilgisiyle bilgin olmaya gayret etmektir. Allah’a ibadet ve itaat edip, namaz ve ibadete sarılıp, güzel gençliğini çirkinleşmekten, gençlik günlerini boşu boşuna öldürmekten kurtarmaktır.

“Kendini bir yokla. Ben seni görüyorum ki, sende parlak ve ebedî bir istikbali kazanmak kabiliyeti var. Bu istidat senin gençlik ruhunun nurundan fışkırarak, senin manevî ve maddî simanda ışıldamakta, gözlerinden okumaya ve Allah’a ibadete olan sevgi kıvılcımları pırıl pırıl pırıldamaktadır. Bu nurları karartmamayı, bu ışıkları söndürmemeyi aklın ve kalbin sana feryad ü figânla ihtar ediyor.

“Ruhun , derinliklerde ‘Oku! Allah’ın bahtiyar bir kulu, cemiyetin gülü, İslâmiyetin bülbülü ol!’ diye İlâhî bir sada ile sana sesleniyor. Bu sadaya kulak verip nur-u Kur’ân’la ilim ve irfan sahibi olarak iki cihadın saadetiyle mes’ud ol!

“Ah, nur kardeşim! Sözlerin, senin bu sevimli özleyişlerin, senin bu sevgi dolu tavsiyelerin beni iman, İslâm ve Kur’ân yolunu öğretmek yolunda nur-u Kur’ân, nuruna kaptırdı.

* * *

“Ya İlâhî ve Rabbî! Kusurlarımı affeyle! Beni Kendine kul kabul eyle. Beni nur-u imanla münevver eyle. Emanetinin alınma zamanına kadar beni emanette emin kıl.

Merhamet

“Merhametsizliğin bir alâmeti, nisyan-ı nefisle, kendi kusurlarını unutmakla din kardeşlerinin her birinde bir kusur bulmak, onlara karşı sevgisini ve merhametini kaybederek tenkid gözlüğünü takınmaktır. Kendi kusurlarına; yakını uzaklaştırıcı, sisli gösterici âletle bakıp, din kardeşinin kusurlarına ise mikroskopla bakmaktadır. Böyle fertlerden mürekkep yiğitler, kuvvetsiz cılızlardır. Kendi kusurlarını gören, ihvanlarınınkini örten; kendi kabahatini büyük, din ve dâvâ kardeşinin kabahatini küçük gören, hattâ görmeyen Müslümanlar, Allah’ın rahmet ve mağfiretine nail olan, yüksek ahlâklı, yüksek seciyeli Müslümanlardır, ehli iman nişanını taşıyan dindarlardır. Öyle fertlerden müteşekkil azlar, çoktur. Küçükler, büyüktür. Zaifler, kuvvetlidir.

“Merhametsizlikten, münekkitlikten kurtulma yolunda ilerle, ey kardeş! Aksi halde, ya yakında, ya uzakta, ya dünyada; ya Hakk’tan, ya halktan inmesin sana adem-i merhamet. Zira, “Men dakka dukka” (Eden bulur). Merhametsizlik etme, sonra merhametli dosttan dahi merhametsizlik görürsün. Eğer görmezsen dünyaya mukabil, ukbada görürsün muzaaf ceza, bunu bil.

“Merhametsizliği körükleyen, hürmetsizliği alevlendiren öfke zamanındaki hürmet ve muhabbet, cennetmekân kimselerin güzelliklerindendir.

“Öfke zamanında hürmet ve merhamet en güzel ahlâktır.

“Merhamet tohumunu eken, muhakkak huzur ve saadet harmanını elde eder.

“Güya kendisi kusurdan müberrâ olmuş, hata ve yanlışlardan kurtulmuş gibi, çoklarının ve içinde yaşadığı muhitteki ehl-i imanın kusurları ile fiilen, amelen ve hayalen uğraşmak merhametsizliktir. Bu fena huya sahip olanlar, bu tehlikeli merhametsizliği işleyenler, nisyan-ı nefs illetine tutulmuş ve nefsinin şımarmış olması ihtimalinden titresinler. Ef nefsim! Sen titre, kendine bak, kendini gör, kendini bil, kendini anla, kendini tecessüs et; ancak nefsine müfettiş, nefs-i emmârene murakıp olmak yüksekliğine çık.

Sabır ve rıfk

“Cennete giren fazilet sahiplerine melekler sorarlar: ‘Faziletiniz nedir?’ Onlar da, ‘Zulme uğradığımız vakit saberderdik; bize kötülük edilince de rıfk ile davranırdık.’ diye cevap verirler.

Hadis meâlleri

“Allahu Teâlâ sertlik ve kabalığa vermediği ecir, sevap ve mükâfatları, rıfk ve mülâyemete, yumuşaklığa verir. Rıfktan mahrum olan ev halkı, çok şeylerden mahrum olurlar.

“Rıfktan (şefkatten) mahrum olanlar, hayırdan, sevaplı amellerden mahrum kalırlar.

Hilm

“Hiddete getirilince kızmayıp, hilm ve sabır gösteren kimse, Allah sevgisine mazhar olur.

Sabır ve bağışlamak

“Peygamberimiz sorar:

“Allah Teâlâ’nın, şerefleri ne ile kıymetlendirdiğini ve dereceleri ne ile yükselttiğini size bildireyim mi?’

“Ashab-ı Kiram, Hazret-i Peygamber (a.s.m.) Efendimize, ‘Buyur, bildir, yâ Resulallah!’ diye cevap verirler.

“Hazreti Fahr-i Kâinat Efendimiz ferman buyururlar ki:

“Sana karşı cahilâne hareket edildiği zaman, halim ve yumuşak olursun, sana zulmedenleri bağışlarsın, sana vermeyenlere sen verirsin ve senden alâkasını kesenlerle sen alâkalanırsın.’

Rıfk

“Resul-i Ekrem Efendimiz buyuruyor ki:

“Allah Teâlâ rıfk sahibidir. Her hayırlı işte rıfkı sever.’

Hiddet

“Resul-i Ekrem (a.s.m.) kendisinden bir şey öğretmesini, lütfetmesini talep eden bir kimseye ferman etti:

“Hiddetlenme.”

Dindar kadınlarımız

“Resul-i Ekrem (a.s.m.) Efendimiz, kadının din, namus, şeref ve hukukuna büyük ehemmiyet verirdi. Onlara rikkat ve şefkatle muamele buyururlardı. Kadınların hislerindeki inceliği, seriütteessür olduklarını, kalblerindeki hassasiyet ve merhameti çok iyi bildiğinden gönüllerini incitmemek için dikkat gösterir ve hanımların haksız yere kalplerinin kırılmaması hususlarında tavsiyelerde bulunurlardı.

“Resul-i Ekrem (a.s.m.) Efendimiz buyurdu ki:

“Kadın, Allah’ın, kullarına en büyük hediyesidir. Allah’tan korkun, onlara zulüm ve eziyet etmeyin, onları ihmal eylemeyin.’

Kız evlâdı

“Anne ve baba, kız çocukları hakkında daha ziyade re’fetperver, şefkatli olmalıdır. Zira onların fıtratları, yaratılışları, zaif, nahif ve hassasedir. Kız çocukları daha ziyade merhamete, siyanet ve korunmaya muhtaçtır.

Üç kız evlâdı

“Hazreti Peygamber (a.s.m.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde buyurdu ki:

“Üç kız çocuğuna nail olup da onlara, kendisine muhtaç olmayacakları zamana kadar infak ve ihsanda bulunan, nafakaların temin eden kimseye, Cenab-ı Hak cennetini vâcib kılmıştır. Meğerki o kimse affedilmeyecek büyük bir günah işlemiş olsun veya böyle bir amelde bulunsun.’

Kız evlât

“Baba ve annenin kız evlâtları için en büyük iyilik ve en birinci vazifesi, en yüksek lütufları şudur ki, onlara iman ve İslâmiyet ilmini öğretmektir. İslâmiyete lâyık bir edep, terbiye ve ahlâkla büyütmektir. Kız yavruların insan ve cin şeytanların şerlerinden kendilerini koruyacak bir ilimle, bilgiyle yetiştirmektir. Böylece mânevî güzelliklerle ruhu parlayan bir ev kadını, bir hane hanımı olabilecek bir hâlde dünya ve âhirete hazırlanacaktır.

Ev kadını

“Bir İslâm kadını için yemek pişirmek, elbise dikmek, evinin nezafetine, temizliğine bakmak, çamaşır yıkamak, çocuğuna bakıp beslemek, erkeğinin hizmetini görmek büyük bir şereftir, iffet ve ismettir. Namazını geçirmeyen, farzlarını eda eden, Allah’ın emirlerini yerine getiren hanımların bütün dünyevî işlerini dahi bir nevi ibadet olarak, Allahu Teâlâ Hazretleri kabul buyurur. Bu suretle geçici fâni ömürleri âhiret hesabına, bâki, daimî bir hayata tebdil edebilir, ebedî, sonsuz bir ömre çevirebilir.

Gaflet örneği

“En büyük gaflet örneklerinden:

“Müşterek bir işte çalışan şahıslar, dinî veya dünyevî bir müessese mensupları müdavele-i efkâr yaparlarken, herkes kendi fikrini mutlak bir isabet bilmesi, diğer arkadaşlarının fikirlerini daima isabetsiz görmesi, müessese arkadaşlarının reylerini hakir bulmasıdır. Kendi fikirlğriyle yapılan işlerin zararlı ve iflasa doğru gittiğini hatırlatan en yakın arkadaşlarına yüz çevirmesi, müessesenin maddî imkânlarının elinde bulunması, şubelerdeki işin içyüzünden haberi olmayanların teveccühüne aldanmasıdır. Müesseseye, sekiz-on işlerde şahsî kanaatinden ve başka arkadaşların fikirlerinden dolayı zararlar gelince de, birtakım teviller yapmak yoluna sapması, telâşsız görünerek kendi cebindekini değil, umumun hukukunu zâyi etmesidir.

“Müdavele-i efkârda bir işi isabetsiz veya zararlı bulduğunu arkadaşına söylerken edep, terbiye, hürmet gibi yüksek ahlâkı çiğneyerek tehevvürle, şiddetle söylemesi; karşısındakinin izzetini kırması; İslamî terbiye ve ahlâka sırt çevirmeye sebep olduğu halde, bunu hiç nazara almayarak, ‘Bana böyle dedi, şöyle dedi’ gibi hiddetli mukabele etmesidir. Dehşetli zararlarda kendisinin dahli olmadığına, ya cehl-i mürekkeple veya gururla iddiada bulunmasıdır.

“Halbuki mesai arkadaşlarına hürmetle mukabele edip, kendi fikirlerinin isabetsiz olabileceğine ihtimal vererek, yirmi meselede hiç olmazsa on adedini arkadaşlarının kanaatlerine münasip bulup, iş yapmasıyla fikirlere menfî hislerin karışmadığı da anlaşılmış olur.

“Müteaddit defalar bir iş hususunda meşveret ve müdavele-i efkâr adı ile söze oturulur; münakaşa ve kavga ile kalkılır. Bu kavgamsı konuşmada, herkes heyecanlanır. Hisler heyecana gelir. Biri diğerine, diğeri ötekine hakaretli sözler sarf eder. İlk defa birisi hakaret eder, diğeri misilleme yapar. Birinci hareket edip kalp kırana sor: “Birinci bana böyle dedi, ben de ona öyle dedim”der. Bu beş-altı defa tekerrür edince, artık en yakın dâvâ arkadaşına ikinci küskün durur. Bu küskünlüğü gören üçüncü, birinciden soğur. İkinci ile üçüncü birleşir. Birincinin gıyabında konuşa konuşa, artık o da hâricîlerin müşfiki, can kardeşine küsücü olmuştur. Artık birincinin hakkında tenkit ve kusurları sayıp dökmeler başlamıştır.

“İslâm: muaşereti, edep ve terbiye riayet etmeyi evvelâ yakınlarımıza karşı tatbik etmeyi gerektirir. Bunu yapmayarak hisse ve nefse uyarak veya tehevvüre kapılarak dahilî müessese mensuplarına, hâriçtekilere dahi yapılmayacak olan bed muameleyi yapmak yanlıştır. Bu kötü hissiyat zararlı netice doğurunca ‘Ben sebep oldum, özür dilerim’ kâmilliğini yapmayarak, zararlı neticeyi acib bir hâlet-i ruhiye ile karşısındaki ticaret arkadaşına yüklememelidir. Taraflardaki şahısların umumunun alâkadar olduğu umumî bir mes’eleye iki taraf da birbirini sabit fikirlilikle ittiham ederek, müessese hizmetine dinamit koyarak umumun zararına sebep olmamalıdırlar.”

(Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir…)

Üstad Bediüzzaman Said Nursi

        Nur Risalelerinin müellifi, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’dir. Bu Zât-ı nuranî, büyük bir insan-ı kâmil, dâhi bir İslâm müellifidir. Misli benzeri pek ender olan namdar bir İslâm mütefekkiridir. Şarkî Anadolu afakında parlayan bir ateşpare-i zekadır. Envar-ı Kur’aniyenin fem-i mübareklerinden fışkırdığı bir hazine-i ulûmdur. Fart-ı zeka ve hafızaya malik ve meşhur olan bir nadire-i hilkattir. Harika bir iradeye, ruhî bir kuvve-i kudsiyeye, Kur’an-ı Hakim’in feyz-i dersiyle, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) talimiyle, âdeta fevkalbeşer diyebileceğimiz bir ikna, bir irşad, tenvir ve teshir kudretine mazhar bir mana adamı, bir muallim-i ekber ve bir hatib-i umumîdir.

   Evet, O Bediüzzaman ki; tek başıyla dünya dinsizliğine meydan okuyan, harikulade bir iman kuvvetinin timsalidir.

 

Evet, O Bediüzzaman ki; Peygamber-i Zişanımız, İki Cihan Serveri Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) bu asırda ef’al, ahval ve akvaliyle, eserleri, ilim ve hizmetiyle, bir varis-i peygamberî olduğu aşikâr bir sûrette görünen bir Zâttır.

 

Bediüzzaman ki; din düşmanları, gaddar zalimlerin karşısında iman ve İslâmiyet’i, emsalsiz bir celadet, şecaat ve şehametle müdafaa eden, cihad-ı mukaddesenin serdarlığını ifa etmiş bulunan bir mücahid-i ekberdir.

 

Bediüzzaman ki; Yüce Peygamberimiz Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) senasına mazhar Türk Milletinin ve millet-i İslâm’ın medar-ı iftiharıdır.Nesilden nesile intikal eden, Kur’anî hizmetiyle ve eserleriyle, Türk ve İslâm tarihini şan ve şereflerle donatan tarihî bir insan-ı ekmeldir. Bu asırda bir serdar-ı İslâm ve bir sertac-ı insandır.

 

Bediüzzaman ki; bin seneden beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapan şanlı ve namlı milletimizin, Nur Risaleleri’yle münevver bir önderidir, en mütekâmil, en mutemet ve mustakim bir mürşiddir. Bu hakikat, İslâm ordusunun sevgi, hürmet ve tâzimle kalbinde yaşattığı nuranî bir varlıktır. Eserleriyle, milyonlarca mü’minin gönlünde yüksek bir mevki ihraz etmiş bulunan müessir bir Mürşid-i Âzam’dır.

 

Bediüzzaman ki; yüz binlerce bu mübarek vatan evladının okuduğu Nur Risaleleri’nin ilmî kuvvet ve rüchaniyetiyle, eserleri en çok okunan ve cihanpesendane bir revaca nail olan bir İslâm müellifidir. Bütün varlık halitası Kur’an’ın nuruyla nurlanmış, kalbi İslâmî cevherlerle donanmış, dimağı, Kur’anî ve ledunnî ilimlerle tenvir edilmiş, manevî mevcudiyeti iman ve Kur’an hakikatleriyle teçhiz edilmiş bir ilim, irfan ve iman timsalidir.

 

Bediüzzaman ki; bütün maddî kuvvet ve imkânlara sahip olan zalim din düşmanlarının İslâmiyet’i yok etmek icraatları karşısında harikulade bir iman kudret ve şehametiyle şahlanarak, cihad-ı mukaddes bayrağını açan manevî bir kahraman-ı âzamdır. Din düşmanlarını mağlubiyet vadilerine, hezimet gayyalarına yuvarlayan bir esedullah, bir seyfullah ve bir saykal-ı İslâmiyet’tir.

 

O Bediüzzaman ki; deniz gibi engin ve zengin bir ilimle manevî servetlerin şahikasına yükselmiş hikmetfeşan bir hakîm-i İslâm ve beliğ bir bediü’l-beyandır.

 

Bediüzzaman ki; manevî, hikemî, irfanî, gül-ü Muhammdî (a.s.m.) ile dolu bir gülistanda Kur’anî hakikatleri terennüm eden bir bülbül-ü şeydadır. Ruhları teshir ve maneviyatı tehyiç eden ezvak-ı tayyibeyi müheyyiç kılan, akl-ı selimi zenginleştiren, kelâm-ı İlâhiyi füsunkâr nağmeler ile ilân eden, güzeller güzeli, güzelim, şakrak bir andelib-i yektadır.

 

En azgın ölümler ona zincir vuramamıştır. O, volkanlar gibi coşkundur. Âdeta yalçın kayalardan örülen şahikalardan aşmıştır. Onun eğilmeyen dağlar gibi dik başı, mahvolmak hengamında bile dinsizlere serfüru etmemiştir. Gül yüzlü melekler gibi rikkatle gülümser. Kar kış dememiş, üzülüp acı duyup yeise düşmemiştir. Güneş sönse, ay batsa, gökler yıkılıp çökse, en sarp uçurumlar civarını sarsa, o dâvâsından ve mücahede-i diniyesinden dönmeyecek bir yaradılışta idi. Ruhunda imanla yanan meş’ale sönmemiş ve söndürülememiştir. Kalbinde yanardağ gibi haşmet ve azamet saçan mukaddes bir iman vardı.

 

Üstad Bediüzzaman Said Nursi, tarihte misli görülmemiş işkence ve zulmün envaına giriftar edilmiştir. Barbarca ve hunharca muameleler yapılmıştır. Başlı başına birer facia olan gaddarane işkenceler içinde bırakılmıştır. Vahşi bir kavmin dahi yapamayacağı   gayet vahşiyane icraatlar yapılmış, imanî hizmetinin önüne geçilmeye ve durdurulmasına çabalanmıştır. Onun öz vatanındaki esaret hayatı acı hakikatlerle doludur.

 

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, cihad-ı ekber-i diniyenin pişdarı, rehberi ve öncüsüdür.

 

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin dinsizlere karşı kahramanca mücadelesi, zalimlerin taarruzlarına karşı göğüs germesi, işkence ve zulme karşı sabır ve metaneti, imanı kuvvetleştirmek ve kökleştirmek kuvvetini kendine bahşeden, yine ondaki iman kuvveti olmuştur.

 

Cenab-ı Hak, Üstad’ım Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’ni ender ve camii bir ayine ve küllî ve daimî bir ubûdiyeti eda edecek ulvî bir mahiyette yaratmıştır. Harikulade bir şecaat, cesaret ve fedakârlık seciye-i âliyesine mazhar kılmıştır. Nazirsiz bir akıl ve farlı zekâ, bahr-i umman misillü bir ilim ve irfan ihda eylemiştir.

 

Üstadım Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye semasının güneşleri, ayları, yıldızları olan enbiya ve evliyanın bu asırda ümmet-i Muhammed’in ve beşerin imdadına gönderilen, yekta bir varis-i Nebevî ve ferd-i ferit makamında bir serdar-ı velidir. Buna 90 senelik harikulade ilmi, manevi şahsiyeti, Nur Risaleleri’yle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedeki gayet müessir ve müdavim hizmet-i Kur’aniye ve imaniyesi vukuat halinde bir şahid-i sadıktır.

 

O, parlak ve cevval bir zekâya malikti.

 

Hazret-i Şah-ı Ekber Bediüzzaman Said Nursi, bir halaskâr-ı İslâm’dır.